Modern araçlara şaşalı hayatlara ulaştık ve servetimize servet kattık. Fakat içten içten çökertilerek yoksullaştık. İffet, erdem, fazilet, sevgi, vefa merhamet ve adalet gibi değerlerimiz gittikçe zayıflıyor ve her gün bir cenaze defnediyoruz içimizde, cesedimiz yaşasa ne olur ki !

Yoksulun ekmeğini yiyoruz, yetimin malını tüketiyoruz… Rahatımız yerinde olsa da neye yarar ki! Birkaç kilometre ötemizde bir çığlık var ve bizler bunu işitmiyoruz. Hastalar, yaralılar, ekmeği aşı olmayanlar, sokaklarda sabahlayanlar bir adım ötemizde ama ne olduysa göremiyoruz. Yaşantımızdan, ahlaki değerlerimizden, iman kuvvetimizden ve iyilikseverliğimizden her gün bir şeyler eksiliyor. Sadece nefsimizi seviyor ve onu ikna etmek için her yola başvuruyoruz.

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen, istese her türlü imkanlara sahip olabilecekken, her sofradan doymadan kalkan, paylaşmayı kendi hayatıyla örneklendiren bir Peygamberin ümmetleri olarak nasıl oluyor da körleşiyoruz anlaşılır gibi değil…! Dinimiz ne materyalistler gibi serveti ilahlaştırır ne de sosyalizm gibi mülkiyeti bir grubun elinde toplar aksine ferdi mülkiyet hakkını kabul eder fakat bunun infak, zekat, sadaka ve bağış gibi meşru yollarda toplum içerisinde paylaşımını sağlar.

Şimdi paylaşmayı küçük bir kuşun gagasındaki ekmeği görünce hatırlıyoruz...

Oysa önümüzde öylesine canlı örnekler var ki, hiçbir sistem ya da tavsiye, ideoloji dinimizin insanlığa kazandırdığı yardımlaşma duygusunu veremez veremeyecektir de.

Bugün, batıda etkin faaliyetler gösteren, sivil yardımlaşma kuruluşları, Müslüman toplumların geleneğinin bir parçası olan yardımlaşma, zekat, sadaka, komşu hakları ve hatta dernekler aracılığıyla geniş kitlelere ulaşma ve yardım götürme eyleminin yerini hiçbir zaman tutamamaktadır. Çünkü Müslümanlar bunu aynı zamanda ibadet ruhuyla yaptıklarından manevi bir şuur ve ruhsal kazanımla kalıcı bir etkiye dönüşmektedir.