İslâm milletinin içinde bulunduğu vahametin sonuçlarını bugünlerde acı çekerek üzüntüyle görüyoruz. Millet olma bilincinin dışında sanki bir başka ruha bürünmüş, medeniyetinin özüne bağlılıktan uzaklaşmış, başka bir varlığa dönüşmüş bulunuyor. En kritik zamanlarda bazı olaylar bunu daha çok açığa çıkarıyor. Medeniyet değerleriyle olan bağlar zayıflayınca kılığını değiştirmeden bir başka medeniyetin ruhunu özümsüyor.

İslâm milletinin iç sorunları dıştakilerden çok daha fazladır. Bundandır ki, yüzleştiği sorunlar karşısında şaşkınlıkları belirginleşiyor. Karmaşık bir duruma bürünüyor.

Uzun süredir emperyalizm, hemen her dönemde, çıkarları için her kılığa, şekle bürünüyor. Halklar da buna genel anlamda aldanıyorlar.

İçinde yaşadığımız dönemde, Müslümanların yaşadığı coğrafyadaki her oluş ve durum birbirinden farklı, değişken durumlardan asıl nedenlerden uzaklaşılıyor. Gerek Türkiye ve gerekse bölgemizdeki bütün olayların, işgallerin farklı biçimlerde kesintisiz seyrediyor, yol alıyor olması üzerinde düşünülmesi gereken asıl sorun.

Geçmiş zamanlara emperyalizmin dini tutumu, bölgelerdeki halklarınkine uygun, uyumludur. Gerektiğinde başına sarık sarar, şalvar giyer, hatta birlikte saf bile tutar. Gerektiğinde sosyalist gibi takılır, ezilenlerin yanında gibi görünür. Gerektiğinde ikonlaştırılan ve mitleştirilen tipler ve putlarla birlikte olur. Asıl amaç halkları kendisine hizmet ettirmektir. Geçmiş zamanda Amerikan işgaline karşı direnen sosyalist çevreler “go home” derken, muhafazakâr, sağcı ve dindarlar karşı tarafta yer alıyorlardı. Bir tarafın dinsizliği, ya da ateizmi karşı olmanın getirdiği bir gerekçeydi. Böylesi bir durumda bir işgal ile karşı karşıya bulunanların şaşkınlığı asıl çıkmazları oluşturuyor. “Komünizm” tehlikesi karşısında emperyalizme razı olma gibi bir açmaz oluşturuyor. Emperyalizmin dini mi vardır sorusu asla akla gelmiyor. O da diğerinin aynısıdır.

Bugünden bakarsak; sosyalizm ruhlu, ama o özünü yitirmiş kesimlerin, doğrudan kimi zaman da dolaylı bir biçimde emperyalizmden yana olduklarını gözlemliyoruz. Batıcı ruhun, modernizm ile getirdiği bir hayat ve yaşayış anlayışının baskınlığı asıl tehlikeleri perdeliyor.

Sağcılar, milliyetçiler, ırkçılar ve muhafazakârlar öteden beri sırf ateizm ve din düşmanlığı gerekçesiyle emperyalizmin yanında olmuşlar onlarla birlikte hareket ediyorlar. Kesintisiz bu böyledir.

Sol düşüncenin o keskinliğini yitirmesinden beri “Kemalizm” miti etrafında birleşirken, Müslüman karşıtı olan emperyalizmin yanında yer almayı ilke ediniyor.

Bu kesimlerin hemen hepsi kendilerini, çıkarlarını ve geleceklerini gerekçe olarak görüyorlar aynı güçlere hizmet etmekten kaçınmıyorlar. Bırakın hizmeti birlikte olmayı yeğliyorlar.

Milliyetçilik ve ırkçılığın zirve yaptığı dönemlerde de bu durum değişmiyor. Kendi ırklarının konumunu koruma adına her türlü emperyal güçle birlikte olmayı ilke ediniyorlar.

Bölge halklarının bıçakla ortadan kesilmiş ve ayrılmış gibi birbirlerine karşı oluşları her zaman için emperyalizmin arzuladığı bir durumdur.

Bu karışık zihinsel durumun oluşturduğu travmalar, kendilerinden çok emperyalizm ve Siyonizm’e birer hizmetkâr olmaya mahkûm ettiğinin farkında bile olamıyorlar.

Emperyalizmin açtığı cephe savaşlarında bu kesimlerin her biri kendilerine göre bir tutuma bürünüyorlar. Kendi çıkarlarını, durum ve konumlarını gözetliyorlar ona göre de hareket ediyorlar. Sürecin kendilerine ne katacağını, ne katmayacağını öylesine düşünüp geçiştiriyorlar. Oysa tehlike hep aynı ve hemen her kesim için. Bir taraf çökünce bütün çöküyor. Kendisi için köleleşenleri kendine göre kullanıyor. Burada başat olan bu kitleleri, kesimleri ruhen ve zihnen kendisine bağımlı hâle getirmesi, köleleştirmesidir. Sunulan kırıntılarla oyalanmalarını sağlıyor.