Osmanlı’nın gerileme ve çöküş döneminin başat niteliklerinden başlıcası neydi? Ehliyetsiz ve liyakatsiz kişilere makam ve görev verilmesi... Herhangi bir konuda uzmanlığı, bilgisi, ustalığı olmayan kimselere bol keseden veya başka saiklerle verilen görevler, işlerimizin (Mehmet Akif’in tabiriyle) “gavurların dinleri gibi” bozuk olmasına neden oldu. Netice; ehliyet ve liyakatin olmadığı yerde muvaffakiyet de, bereket de olmadı tabii…

“Beşik uleması” meselesini hatırlayalım. Osmanlı’da, alimlerin çocuklarına, çocuğu erkek olduğu takdirde babasının maaşı kadar bir maaş daha verilirdi: Ki buradaki amaç alimin çocuğunu da kendi gibi alim olarak yetiştirebilmesiydi. Çocuk yetişkin yaşa geldiğinde alim olmazsa bu maaş da kesilirdi. Daha sonra bu sistem giderek bozulmaya ve asli amacından sapmaya başladı. Devlet adamları ve müderrislerin daha çocukken “müderris” unvanı alan çocukları, bir medresede görevli gösteriliyordu. Bu durum, gereği gibi yetişmemiş, ehil olmayan ve liyakatsiz kimselerin sırf garanti iş için başvurduğu bir yola dönüştü ve neticesinde de medrese, yani eğitim sistemi bozulmaya başladı.

17. ve 18. yüzyılda, askeri olarak ve siyasi olarak Avrupa’nın gerisine düşmüş olan Osmanlı ne yaptı? Aradaki farkı kapatmak için eğitimde, idarede, askeri alanda, özellikle de 19. yüzyılda ıslahat hareketlerine girişti. Bir zamanlar tıkır tıkır işleyen ve koca bir imparatorluğu çalıştıran sistemin bozulmasına önlemler ve çareler araştırdı, maalesef o çare bulunamadı ki, imparatorluğumuz elden gitti.

Mesela, imparatorluğun en önemli itici gücü olan ordudaki kurumsallaşmayı bir türlü sağlayamadı Osmanlı. Ehliyet ve liyakat sistemi bir türlü oturtulamadı. Bir düşünün; 1908’deki 2. Meşrutiyet’le birlikte ordudan alaylı subayların atılmasına alaylılar 31 Mart hadisesiyle mukabele ediyordu. Alaylı-mektepli çatışması diye özetlenebilecek bir durum bile ehliyet ve liyakat sistemini oturtamadığımızın göstergesi değil miydi?

Cumhuriyet Türkiyesinde de maalesef ehliyet ve liyakat geçer akçe olarak görülmedi, görülmüyor. İlle mensubiyet, bir fırkaya ait olma, bir tarafta yer alma gibi hususlar ehliyet ve liyakatin önüne geçiyor. Liyakat ikinci plana atıldıkça işlerimiz de düzelmiyor. Dün belki hısım akrabalık, hemşehrilikti bu mekanizmanın itici gücü, son dönemlerde de bu iş tarikat, cemaat vs ile yürür oldu. Son yaşadığımız musibetten âlâ bir örnek var mı buna!

Mesela torpil, adam kayırma, ihaleye fesat karıştırmayı kanıksamadık mı? Bunları bir işi halletmek veya birsini işe sokmak için “olmazsa olmaz” kabul eden bir toplum değil miyiz maalesef? Bir işi halledebilmek için “hatırlı tanıdık” ihtiyacı hissetmeyi normal karşılayan insanlarız maalesef. Bunları normal saydığımızdan, ehliyet ve liyakat yerine bir yerlere mensubiyeti de, hemşehriliği de, bir tarikat-cemaatin adamı olmayı da “objektif bir kriter” gibi değerlendirir olduk. Bundan dolayıdır ki, işlerimiz de düzelmiyor işte.

İnsanların eşit koşullarda yarıştığı ve bilgilerine, tecrübelerine, donanımlarına göre sıralandığı bir sınavı bile yapamaz durumdaysak oturup düşünmemiz gerekir. Bilgisi ve yeteneği olana (görüşünü, mensubiyetini, tarikat-cemaat vs ilişkisini, hemşehrilik, hısımlık bağını bir yana bırakarak) hak ettiği makamı, görevi, rütbeyi veremeyeceksek, en başta Hakkın rızasını gözetmemektir bu durum. Ki en tehlikelisi!!

“İşe göre adam” yerine “adama göre iş”i prensip olarak almanın neticelerinin iyi olmasını bekleyemezsiniz. Mensubiyete, bir yerlerin adamı olmaya, bir tarikat-cemaatin bağlısı bulunmaya göre işleri yürütmek düşünülmemelidir artık.

Kur’an-ı Kerim’de “işi ehline verin” diye emredildiği halde, bunun tersine işlere girişmek, ehliyet ve liyakati gözetmemek sürdükçe her işimiz yarım kalacaktır maalesef. Yaşadığımız musibetin ardından çıkarılacak derslerden belki de başlıcası budur.