Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm/Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm
Yukarıdaki mısra 19. yüzyıl şartlarında Ziya Paşa tarafından kaleme alınmıştır. Ziya Paşa bu beytinde Batı’nın düzenli şehir ve toplumsal yapısına dikkat çekerken, Müslüman beldelerin ve ilişkilerinin keşmekeşliğine vurgu yapıyor. Bundan yüz yıl önce Ziya Paşa’nın ifade ettiği bu gerçek, günümüzde de bütün şiddetiyle devam ediyor. Ne yazık ki, Müslüman ülkelerin hemen hemen hepsinde böyle bir düzensizlik mevcut. Siyasi hayatımızdan iktisadi hayatımıza, toplumsal hayatımızdan şehirleşmemize kadar her alanda bir keşmekeşliğin olduğunu görüyoruz.
Ne zamandır Müslümanlar coğrafyada görülen bu düzensizliğin sebepleri üzerine düşünüyorum. Mantıklı bir izahını bulmak gerçekten güç. Ama bazı modern dönem sosyologların teorilerinden yola çıkarak tespitler yapmamız bu soruların cevapları noktasında bize bazı fikirler verebilir. Durkheim’in mekanik toplum - organik toplum ayırımı, Tönnies’in cemaat – cemiyet ayrımı, Cooley’in birincil grup – ikincil grup ayrımını burada hatırlatmakta fayda var.
Bu sosyologlar araştırmalarında geleneksel toplum yapısıyla, sanayi devrimi sonucunda oluşan modern toplumsal yapının ayrımına dikkat çektiler. Bu ayrımdan yola çıkarak toplumsal ilişkileri güven zemininde gönüllü veya zaruri diye ayırma şansına sahibiz. Geleneksel toplum yapısındaki ilişkilerin temeli gönüllü güvene dayalıdır. İlişkiler duygusal düzeyde yürür ve bu ilişkilerde toplumsal kontrol etkindir. Modern toplum yapısındaki ilişkilerin temeli ise zaruri güvene dayalıdır. İlişkiler resmi düzeyde yürür ve bu ilişkilerde hukuki kontrol etkindir.
Avrupa’da meydana gelen değişimin ana istikameti geleneksel olandan modern olanaydı. Bu değişim din, ahlak, siyaset, eğitim, iktisat ve tüm toplumsal sistemi kapsıyor. Yani modern dünyanın kurucu iradesi, bilgisi ve mekânı Avrupa’dır. Doğal olarak Avrupalılar bu yeni sistemi kurarken sosyolojinin imkânından faydalandılar. Yukarıda saydığımız isimler gibi daha yüzlerce isim yeni toplumsal yapı üzerine fikirler üretti. Neticede toplumsal ahengin kaynağı, yeni kurulan bürokratik düzenle sağlandı.
İlişkilerin zemini sıkı bir bürokratik düzene tabi olunca zamanla toplum bu sistemi içselleştirdi ve topluma bir ahlak yükledi. Müslümanların temel problemi bu süreçte yatıyor. Müslüman toplumlar gelenekten moderne doğru keskin bir kopuş yaşamadılar. Aksine geleneğin inşa ettiği toplumsal yapı hala varlığını devam ettirmeye çalışıyor. Çünkü Avrupa gibi bir sanayileşme, kentleşme ve iktisadi değişim bu coğrafyada görülmedi. Onun yerine Batı merkeze alınarak tepeden inme bir Batılılaşma süreci yaşandı.
Öteden beri Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda toplumsal ahengin temeli geleneksel ilişkilere dayanıyordu. Ahlak, bu ilişkilerin zeminini oluşturduğundan değişim noktasında bir imkân olabilirdi. Fakat bu geçiş döneminde ahlak kurumsallaşamadığından dolayı yeni toplumsal yapıya bir sistem kazandıramadı. Bu nedenle modernleşme çabalarıyla oluşturulmaya çalışılan yeni yapıda ne yasa ne de ahlak vazife yüklenebildi.
Müslüman toplumun en büyük gücü olan ahlakın zayıflaması toplumsal ahengi bozdu. Çünkü ahlaki zafiyetler hayatın her alanında görülmeye başladı. Ticaretten iş ahlakına, siyasetten sosyal ilişkilere, şehirlerin mimarisinden altyapısına kadar her alan bu zafiyetin doğurduğu kargaşayı yaşıyor. Herhalde Ziya Paşa günümüzde yaşasaydı aynı mısraları yine kaleme alırdı.
“Din güzel ahlaktır” ve “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzerine gönderildim” diyen bir Peygamberin ümmeti olarak bu kargaşadan yeniden ahlaka sarılarak kurtulabiliriz.