Ülkemiz hafta başında tarihinin en büyük doğal afetini yaşadı. Aynı gün içerisinde on şehri vuran ve merkez üssü Kahramanmaraş olan iki büyük deprem yaşandı. Bu yazıyı kaleme aldığım zamana kadar depremin bilançosu tam olarak belirlenmiş değildi. Ancak görünen tablo, yıkımın çok büyük olduğunu ve çok sayıda kaybımızın olduğunu gösteriyor. Allah, depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza rahmet etsin, yaralılarımıza acil şifalar ihsan etsin. Geride kalanlara güç, kuvvet, sabır versin. İçimiz yanıyor, ciğerimiz parçalanıyor ve daha önce de benzer acılar yaşayan bir toplum olarak yaşanan acılarımızdan gerekli dersleri çıkarmamız gerektiğini ifade etmeye mecbur hissediyoruz. Elbette yaşananlar kaderdir ve bir Müslüman olarak kadere tevekkül etmek üzerimize vazifedir. Ancak bildiğimiz bir gerçek daha vardır ki; dünya sebepler âlemidir ve gönül rahatlığı ile kadere tevekkül ettik diyebilmek için sebeplere sarılmamız, oluşabileceği bilinen felaketler ve afetler için gerekli önlemleri almamız gerekir. Hz. Ömer (r.a.) döneminden rivayet edilen bir olayda, bir yere gidilirken gidilen yerde veba olduğu haberi alınınca Hz. Ömer (r.a.) istişareler yaptıktan sonra veba olan beldeye girmeme ve geri dönme kararı alınca orada bulunanlar; “Ey Ömer Allah’ın (C.C.) kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sormuştu. Bu soruya Hz. Ömer (r.a.), “Evet Allah’ın (c.c.) kaderinden Allah’ın (c.c.) kaderine kaçıyorum” cevabını vermişti. Bu cevaptan yola çıkarak şunu ifade edebiliriz ki; yaşanan depremler ne kadar kaderse, bu depremler için gerekli önlemleri almak, sebeplere sarılmak, binalarımızı, şehirlerimizi depremlere, afetlere dayanıklı hale getirmek de aynı şekilde kaderdir.

Anadolu’da “Tedbirini al, takdire bahane bulma” diye bir söz vardır. Bu söz, kader ve tevekkül bağlamında inancımızı en doğru şekilde yansıtan bir söz olarak ifade edilebilir. Zira Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, “Azmettikten sonra Rabbine tevekkül et” buyurmaktadır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde yaşadığımız süreçle ilgili can alıcı bir soru aklımıza geliyor. Ülkemizin %30’luk bir bölümünün fay hatları üzerinde olduğunu bildiğimiz ve yerbilimci bilim adamları tarafından bu fayların aktive olma zaman aralığının dolduğu ifade edilmesine rağmen binalarımızı malzemeden çalarak inşa ederken, gerekli kontrolleri yapması gereken kurumlar görevlerini hakkıyla yapmamışken yaşananlara sadece kader deyip geçebilir miyiz? Depreme dayanıklı yapılar inşa edilmesi amacıyla başlatıldığı iddia edilen kentsel dönüşüm çalışmalarını rantsal değişime dönüştürmüşken, deprem yönetmeliklerine uygun inşa edildiği iddiası ile yapılan birkaç yıllık binalar kâğıt gibi devrilirken hiçbir sorumluluğumuz yok gibi “Ne yapalım, kader” diyebilir miyiz? Dünyada başka ülkelerde çok daha şiddetli depremler yaşandığında çok az sayıda yıkım ve can kaybı olurken, ülkemizde 7 şiddetinin üzerinde yaşanan her depremde ağır kayıplar ve yıkımlar yaşanıyorsa burada kendi sorumluluğumuzu kabul etmemiz, malzemeden çalarak daha fazla kazanma açgözlülüğünün faturasını görmemiz, binalar yıkılmadan önce ahlaki değerlerimizin yıkıldığını idrak ederek muhasebe yapmamız gerekmez mi? Deprem için yeterliliği olmayan, kontrolsüz bir şekilde yapılmış binaları denetlemek bir yana, siyasi rant elde etmek ve gelir sağlamak amacıyla “İmar Barışı” adı altında resmi izinli yapılar hale getirmişken bu yapıların altında kalan insanların başına gelenler sadece kader kelimesi ile geçiştirilebilir mi?..

Benzer acıları daha önce de yaşadık. Gölcük ve Düzce depremlerinde büyük acılar çektik. Ancak kısa bir süre bazı düzenlemeler yapıldıktan sonra eski tas eski hamam anlayışı ile çürük yapılar inşa etmeye devam ettik. Yer bilimci bilim adamları “Güneyde bulunan Maraş- Hatay-Adıyaman fay hatları yakın zamanda aktive olabilir” diye uyardı ama dikkate almadık ve bugün maalesef büyük bir acı yaşıyoruz. Aynı şekilde yıllardan beri 20 milyon nüfuslu İstanbul’un da içinde bulunduğu olası Marmara depremi ile ilgili uyarılar yapılıyor. Hiç olmazsa bugün yaşadığımız büyük acıdan ders alarak bundan sonra aynı şekilde büyük acılar yaşamamak adına, geç kalınmış olsa da bugünden itibaren İstanbul’un sanayi ve üretim tesisleri ile birlikte daha düşük riskli bölgelere taşınması, binaların güçlendirilmesi ve güçlendirilemeyecek durumda olanların tahliyesi vb. gerekli adımların atılması için harekete geçilmelidir. Aksi halde “kader” deyip geçemeyeceğimiz ve hesabını veremeyeceğimiz yeni acılarla yüz yüze kalabiliriz, Allah muhafaza buyursun…