Dünyanın sakinleri artık sakin değil. Her gün her biri yeni bir tehditle karşı karşıya. Hiç kimse ekonomik, sosyal, siyasal olarak kendini güvende hissetmiyor. Yaşanılan zamanın en acı yönü insanoğlunun “emniyetten yoksunluğu” olarak ifade edebiliriz. Ne devlet denen aygıtlar bu emniyeti tesis edebiliyor ne de onların içlerinde bulunduğu kurumlar bunu tesis edebiliyor. Aksine belki de insanın özgürlüğü önündeki en büyük engeli bunlar oluşturuyor. Çünkü dünyanın en uzak ucundaki bir olay bile diğer ucundakileri de etkileyecek bir düzeye gelmiştir. Global dünya dedikleri ve köye benzettikleri bu taşra artık kendi kendine yetemeyecek kadar tekinsiz bir yer halini almıştır.
Görece insan daha özgürdür; birçok kurum, birçok imkân vardır ve insanların mesleklerini özgürce seçebilmelerini, eğitim görüp becerilerini geliştirebilmelerini sağlar. Bunun için destek sağlayan sosyal organizasyonlar bile vardır. Güya toplum kendini daha çok geliştirip belli bir seviyede belli tarifler içerisinde her sınıfta buna uygun insanların var olabilmesi için seferber olur lakin bu taşra karmaşası içerisinde bütün teşviklere rağmen sürekli birtakım patlaklar ortaya çıkar ve bunlara yaklaşım biçimi de dünyanın zihniyetini adalet ve şefkat anlayışını ortaya serer. Gelişen teknolojilere rağmen daha çok gariban daha çok mazlum ortaya çıkar. Dünyanın önde gelen sermayedarlarını da bunlara yatırım yapmaya adeta teşvik eder. Çünkü sistemin bu şekilde dikiş tutmayan ve patlak veren her bir olayı onlar için bir fırsat doğurur. Her gözyaşı her acı yeni gözyaşlarının yeni acıların habercisi gibidir.
Bir de ‘uluslararası toplum’ diye icat edilmiş bir kara komedi vardır. ‘Uluslararası toplum’ denen şeyin vicdani olmadığı gibi kural ve kaideleri de yoktur. Sadece dünya denen taşranın horozlarının çıkarlarını dengeleyecek ve vicdanlarda oluşan derin yaraları kabuk bağlatacak bir işleve sahiptir. Çoğu zaman hiç sesi soluğu çıkmaz, adeta üç maymunu oynarlar ve bu taşranın her renkten, her dilden garibanlarının, büyük bedeller ödemesine göz yumarlar.
Toplumların talep ettiği temel hizmetleri, temel gereksinim kalemlerini görmezden gelip sadece onların üstünü örtmek için canla başla çalışırlar. Bu taşrada kamu sağlığından yol hizmetlerine, yasa ve düzene kadar her şey ihmal edilirken sadece her krizde ortaya çıkan dramlara ‘insani yardım!’ taşırlar. Şanslı olanlar bu yardımı aldıkları için mutlu sayarlar kendilerini bazıları ise bu kadar şanslı değildirler. Çünkü farklı kurumların şekillendirdiği farklı bir dünyada yaşarlar. Bu farklı kurumlar iki bilemedin üç tür sakin ortaya çıkartmaktadır. Daha eşitler, daha az eşitler ve eşitsizliklerin altında kalanlar. Bu son gruba ‘insani yatırım’ (yardım değil, aslında her yardım girişimi bir çeşit yatırım barındırır altında) yapmaya gerek görülmez ve zaten buna istekli girişimciler ve kurumlar da yoktur.
Çünkü onlar için tamamen farklı teşvikler yaratacak ortamlar yoktur. Elbette farklı motivasyonların devreye girdiği böylesi kriz durumlarında, taşranın kurumlarının yarattığı bazı teşvikler ve hangi ülkeye bağlı oldukları, toplumsal sınırın hangi tarafına düşüldüğü karar alıcılar için önem arz eder. Ve uluslararası toplum için, krizin ortaya çıkarttığı ekonomik refah düzeylerinde görülen farklılıkların, toplumsal eşitsizliklerin, taşradaki adaletsizliklerin görülmemesi ve onların üstlerinin örtülmesi bu nevi yapıların temel varlık nedenini oluşturur. Hâl böyle olunca da her yeni bir gün; yeni bir feryadın, yeni bir dramın kapısı aralanır. Acının dili hep aynıdır. Gözyaşının rengi hep aynıdır. Gariplik hep aynı tondadır. Ve mazluma kimlik sorulmaz. Sükûnetin ve huzurun kendini yabancı hissetmediği ve barışın bir temenniden öte hakikaten var olduğu bir güne uyanmak duasıyla, hoşça bakın zatınıza...