Siyasi partiler halkın iradesini aktarmakla yükümlü kurumlardır. Siyasi partiler, bir meslek örgütü veya menfaat grubu değil, hizmet etme makamlarıdır gerçekte. Halkın sorunlarını, sıkıntılarını, taleplerini gündeme getirmek, çözümüne katkıda bulunmak için birer mecradırlar. Nasıl ki, siyaset ve siyasetçilik bir meslek ve ikbal makamı değilse, siyasi partiler de halkın hizmetinde olması gereken kurumlardır. Bir siyasi partinin kendisini tüm diğer partilerden ve bizatihi halkın kendisinden üstün görmesi düşünülemez bile.

Siyasi partiler aynı zamanda siyasi nüfuzun ve ekonomik menfaat dağıtımının da membaı olamaz. Ne zamanki öyle bir durum ortaya çıkar, o zaman hem siyasetin kendisi hem de siyaset ile toplum ilişkisi bozulmuş demektir.

Halkın geçici bir süre için seçtiği adı üstünde “vekillerin”, yani siyasetçilerin, siyaseti bir meslek ve geçim veya menfaat aracı olarak görmeye başlayıp kendilerini “asillerden” yani halktan üstün görmeye başlarsa, orada devletin partileşmesi veya “parti devleti” olgusundan bahsedilebilir.

Böylesi bir durum da partili olmayı toplumda birtakım ayrıcalıklara sahip olmakla eşdeğer kılar. “Partili olmak” her kapıyı açar, kuralların esnetilmesine neden olur ve adeta “partiliye göre” hukuk ortaya çıkar. O zaman da toplumda adalet ve hakkaniyet duygusu tamamen ortadan kalkar.

Burada asıl mesele bu adaletsizlik manzarasını kabul etmek, normal saymak, içine sindirebilmektir. Adaletin yara alması veya ortadan kalkması demek, toplumsal barışın, huzurun, refahın da yok olmasına neden olur çünkü. Kişiye, kuruma, mensubiyete göre bir hak anlayışı olamaz, öyle bir ortamdan kaynaklanan şey “hukuki” olsa bile “adil” olmayacaktır. Her ağzını açışta “millet iradesi” deyip de en basit bir meselede bile milletin hakkını değil de “kendinden olan” zevatın hakkını gözetmek de sorunların en büyüğüdür.

Aslında bu durum halka olan bakışı da özetlemektedir bir bakıma. Bir standardı, bir normu yansıtması gereken kuralların, kanunların dahi kişiye, kuruma, mensubiyete göre esnetilmesi, aslında bir bakıma “hukuksuzluğa” kapı aralamaktır. Hukuk ve oradan hareketle adalet duygusu, kesin ve net hükümleri içerir, esnetilmeye müsait değildir. Bir hadisenin hukuki karşılığı kişilere göre değişemez. Fail veya sorumlunun niteliği, kimliği, hukukun dikkate aldığı bir husus olamaz. Adaletin kılıcı köreldi mi, adaletsizliğe kapı aralanır.

İçinde bulunduğumuz dönem, küresel çapta bir teyakkuza dönüşen, bir tuhaf musibetin bütün insanlığı esir aldığı, bilinmezlerle dolu bir dönemdir. Kamu otoritesi salgının yayılmasını önlemek için çeşitli tedbirler alırken, bu tedbirlerin uygulanması noktasında haliyle bir ayrıcalıktan bahsedilemez. Misal, insanların toplu halde bulunmaları yasaksa, bu yasak mahalledeki kıraathanede oturan için geçerli olduğu kadar, üst düzey bürokrat için de, iş adamı için de, milletvekili için de geçerlidir. Ortada bir kamusal emir varsa, bunun muhatabı da tüm vatandaşlardır.

O halde, bu şartlar ve kurallar çerçevesinde iktidar partili bir vekilin oğluna, 1500 kişilik ve dahi yemekli bir düğün merasimi tertip etmesi de, nasıl ki sıradan vatandaşlara yasak ise, yasak olmak durumundadır. Nasıl ki, düğün yasağına uymayanlara para cezası kesiliyorsa, aynı uygulamanın yapılması gerekmez mi? Yoksa “hukuk önünde herkes eşittir” lafta kalan bir ifade midir? Kamu otoritesi, anayasal hak ve yetkisine göre bir karar aldığı zaman, bu kararın “kişiye özel” şekilde esnetildiği bir yerde “hukuk devleti” olgusundan bahsetmek de komik olacaktır.

Aynı şekilde, halkı miting meydanına toplamak ve “söylüyoruz ama uymuyorlar” diye yakınmak da aynı oranda tuhaftır. İdarecilerin görevi, halka dert yanmak değil, ellerindeki kanuni hak ve yetkileri kullanarak yapmaktır. Bunu da arada hatırlamak gerekir herhalde.