“Krizle yaşamaya alışmalıyız”… “Krizi fırsata çevirebiliriz”… “Bu krizi de atlatırız”… “Elbette atlatırız. Hiçbir kriz sonsuza dek sürmez. Dibi bulduktan sonra her ekonomi yeniden yükselişe geçmiştir zaten.)

Ömrümüz bu klişe sözleri “maalesef” duymakla geçti, böyle de geçecek Allahualem. Her daim geçim sıkıntısının yaşandığı, gelirin son derece adaletsiz dağıtıldığı, bal tutanın sürekli parmağını yaladığı bir ortamdan bir türlü çıkamadık. Ekonominin yapısal sorunları denen bütçe açığı, cari açık ve tasarruf açığını bir türlü çözüme kavuşturamadığımız gibi halkın cebini “tırtıklayan”, yani fakirleştiren enflasyonu da hedeflenen seviyeye (yüzde 5) indiremedik bir türlü. Kağıt üzerinde yüksek gelen büyüme rakamları, diğer taraftan enflasyon tarafından kemiriliyor ve rekor kırdığı söylenen büyümemiz kimse tarafından hissedilemiyor. Ekonomik vaziyetimiz sürekli bir patinaj halidir yani.

Bir de çeşmenin başını tutan isimlerini değişip “çeşmenin başını tutma” zihniyetinin değişmemesi var ki, kaynak israfı belki de en önemli meselemizdir. Bir zamanlar muhalefet olan, şimdi ise iktidara eklemlenen bir isim bu durumu “hortumu kendine bağladılar” diye ortaya koymuştu. Herhalde bir bildiği vardı… Velhasıl-ı kelam, her devrin zenginleri olgusu bir türlü değişmiyor ve “devrin adamları” bitmek bilmiyor. Ekonomik durum onlara güzel olabilir ama vatandaşa kriz sürekli var. Sadece şiddeti artıp azalıyor.

Algılarıyla oynanmış toplum böyle düşünmüyor halbuki. Kendisini zenginleşiş sanıyor. “Herkeste 3-4 bin liralık telefon var” diyor ama o telefonun kaç aylık gelirin ipotek edilmesiyle elde edildiğini düşünmüyor. El parasını, yani bankanın kendisine “yüksek faiz” karşılığında tahsis ettiği krediyi ve kredi kartını zenginlik zannediyor. Yabancının yüksek faizle verdiği borçların bir daha asla geri istenmeyeceğini düşünüyor. “El parasıyla” edinilen kaynakların betona yatırılmasını, inşaat çılgınlığını gelişme, kalkınma addediyor. Zenginleşenin bankalar, yani rantiye ve “bal tutan parmaklar”, müteahhitler, şunlar bunlar olduğunu anlayamadan geleceğini ipotek edip duruyor. Kendisini kandırıyor da kandırıyor.

İşi ehline vermeyip üstüne üstlük bir de yanlışta ısrar edince kriz de geliveriyor. Ekonomi, neden-sonuç ilişkisiyle yürür, şaşmaz. Şaştığı anlar, kriz anlarıdır. O da bir panik anıdır ve beklentilerin yönetilemez oluşundan kaynaklıdır. Normalde nedensellikle ilerler yani. Dolayısıyla yanlışları üst üste koyarsanız o kriz er geç gelir. Ki mevcut ekonomik nizam zaten kriz üreten bir mekanizmadır ve o sayede kendi devamını sağlar. Büyük balıklar bu sayede küçük balıkları yutar, güçsüz olanlar güçlülere yem olur. Böylece doğal seleksiyon sağlanır.

Halkın algılarıyla oynamanın bir tezahürü olarak dış güçler klişesi bulunuyor. Yanlış hayvancılık politikaları neticesinde düşmeyen, tersine daha da artan et fiyatlarını “et baronlarına” (ne demekse), TL’deki değer kaybını “dolar lobisine”  bağlamak gibi bir durum var. Bunların kim olduğunu kimse bilmiyor. Hayali düşmanlar icat ederek bir toplumsal galeyanı körüklemek, popülizme oynamak ortada bulunan sorunları çözecek mi peki? Hayır. Tuhaf tuhaf tepkilerle hayali düşmanları yendiğimizi düşünmekse resmen Don Kişotluk!

Öyle bir durum ki, hiçbir olumsuzluk idare makamındakilerin sorumluluğunda değil. Sürekli bir günah keçisi var ve devamlı surette bir hamasi atmosferle bütün her şeyi anında çözüveriyoruz. Çok ciddi bir ekonomik krizin arefesinde bulunduğumuz, bu işin erbapları, uzmanları tarafından uyarı mahiyetinde söylendiği halde, biz çoktan “çoğu gitti azı kaldı” halet-i ruhiyesine geçtik bile. Meselenin ne olduğunu ortaya koymadan, ona göre tedbir almadan nasıl “çoğu gitti azı kaldı” oluyor, bilen yok.

“Dolar, dolsa ne olur dolmasa ne olur” gayrı ciddiliğini “ciddiye alanlar”, ceplerindeki para her çarşı pazar alışverişinde daha da yetmez olurken, durduk yere fakirleşirken bile saçma sapan bir partizanlık ve sığ bir fanatizm kendini kurtaramıyor. Patinaj yapmaya devam ediyoruz.