Can ve mal kayıplarına, ölümlere, yaralanmalara ve hastalıklara, yıkımlara, çeşitli derecelerde hasarlara, maddi ve manevi zararlara, ayrılıklara, acılara, üzüntülere ve hüzünlere neden olan son depremler, zihinlerimizde ve ruhlarımızda derin sarsıntılar da meydana getirdi. Doğal olarak, etkisi hâlâ sürmektedir. Canlı olarak kurtulanların büyük çoğunluğu elbette değişik oranlarda maddi kayıplara uğramışlardır, ama hayatta kalabilmelerinin başlı başına ayrı bir anlam ve değeri olduğunu farklı biçimlerde ifade etmektedirler. Bütün bunları Allah’a şükür ve hamd etme tarzında anlamak, değerlendirmek ve yorumlamak gerekir.

Evrenin, âlemlerin, dünya(lar)nın, doğa ya da tabiatın varlıkları, var oluşları, mahiyetleri, nedenleri, amaçları, işlevleri, önemleri, yararları ve engellemeleri gibi konular, sadece düşünme yetisi verilmiş insan tarafından merak edilmiştir. Bu merak duygusu ona heyecan, coşku, zevk ve mutluluk yanında, meşakkat, zorluk, acı, keder ve umutsuzluk da vermiştir.

İnsan, sadece tarihi süreç içinde değil, bilinebilen ve ona göre tahminler yürütülen zamanlarda da, kendi varlığından başlayarak içinde yaşadığı evreni, dünyayı ve doğayı merak edip anlamaya çalışmıştır. Bu durumu kendi hayat sürecimizde deneyip yaşadığımız kadar, gözlemlerimizle de ispatlayabiliriz. Ancak bu türden deneyimler, elde edilen algılar, kanılar ve bilgiler öznel niteliktedirler. En fazla o kişiyi veya çok az kişileri ilgilendirebilir.

Oysa evren, dünya ve doğa, aynı zamanda, bizzat insan hakkında ortak, genel geçer, nesnel, kısaca bilim olarak adlandırdığımız alan içinde yer alan disiplinlerin belli yolları izleyerek binbir çabayla ulaştıkları bilgilere ihtiyacımız vardır. Bu bilgilerin zaman içinde artması, yeterli ve yetersiz özellik taşıması, geçerli ve geçersiz hale gelmesi gibi şartlar, bilginin, bilimin izlediği süreç ile bağıntılı konulardır. Böyle olması bir gereklilik ve zorunluluk olduğu kadar, insanın ihtiyacı, faydası bakımından da gerekli sayılabilir.

Özetle ifade etmek gerekirse, insan ile doğa (geniş olarak evren, dünya ve insan) ilişkisi, tarihi süreç içinde daima temel bir sorun olagelmiştir. Bu ilişkinin nasıl kurulacağı, nasıl olacağı ve olması gerektiği üzerinde sayısız düşüncenin, görüşün, öğretinin ve yaklaşımların ortaya konduğu söylenmelidir. Hatta kimi dönemlerde, başvurulan sınıflamalar ve tanımlar çerçevesinde, mesela “Doğu” ve “Batı”, “Hindu” ve “Hıristiyan” düşünce ve inançlarının, insan ile doğa ilişkisi bağlamında olumlu ve olumsuz değerlendirmeler yapılmıştır, hâlâ da yapılmaktadır. Bu tür yaklaşımların, düşünce ve görüşlerin, mutlak doğru ve yanlış oldukları ileri sürülse bile, sonuçta bu tür yargılar bakış açılarına, dayanılan ilke ve amaçlara vb. göre bir anlam taşırlar. Öyle olsaydı, tarihin belli bir döneminde oluşmuş zihniyeti, düşünce sistemini, dünya görüşünü ilelebet mutlak ve doğru kabul etmek gerekirdi. Oysa bizzat böyle yaklaşımlar, düşünce görüşler görecelidirler. Sorunun bir yönü kısaca bu biçimde özetlenebilir.

Ancak insan ve doğa ilişkisinin bir de pratik, yani uygulama yönü bulunmaktadır. Bilinen bir olgudur ki, özellikle doğa bilimleri dediğimiz bilimler, uygulamalarla, deney ve gözlemlerle doğrudan ilişkilidir. Doğal bir olgu olan deprem olayını göz önüne almadan, sözgelimi, bir yerleşim yeri seçerken, herhangi bir insan veya yönetim kendi isteğini, keyfini, bakışını öncelediği takdirde, daha işin başında yanlış bir adım atmış, seçim yapmış demektir. İlerde meydana gelecek herhangi bir olumsuzluktan, yıkımdan, zarardan kendini masun kılamaz, sorumsuz tutamaz.

On bir ilimizde meydana gelen deprem dolayısıyla, başta jeoloji bilimi olmak üzere, konu üzerinde çalışmalar yapmış olan bilim adamlarının ortaya koydukları verilere göre hareket etmeyen, bu verileri hiç dikkate almayan, gündelik yararları ve çıkarları önceleyen yerel ve merkezi yönetimlerin nasıl bir duyarsızlık, hatta aymazlık içinde uygulamalar yaptıkları daha açık olarak görülmektedir. Oysa yönetici konumunda olanlar, başka insanların sahip olmadıkları yetkileri kullananlar, bu konularda doğrudan sorumludurlar. Sahip oldukları yetkilerin nasıl kaynağı hukuk ise sorumluluklarının belirlenmesini gerçekleştirecek olan da hukuk olmak zorundadır. Öyle, “helallik istiyorum” türünden söylemler, ancak duyguların okşanmasına yönelik olabilir ve hukukça hiçbir anlam ifade etmez. Aslında insan olabilmenin gereği bile sayılamaz.