Vahyiden / ilahi dinden beslenmeyen birey ve toplum kendisiyle kavgalı olacağı gibi yaratan ile de kavgalı olacaktır. Çevre ve tabiat ile çatışma halinde varlığını sürdürecektir. İnsan ve kavgasını tarih bize anlatmaktadır. Özelde Yunan genelde ise diğer şirk toplumlarında böyle olduğunu tarih söylemektedir. Batı felsefecilerinin ürünleri hep bu kavgalarla doludur. Kendilerini tanrı yerine koyan/koymak isteyen uygulamalar. Mutlak gerçeğin – ki o İslam - peşinden koşmuşlar ancak onunla tanışamayınca onu bulamayınca ve içinde yaşadıkları toplumun inançları kendilerini tatmin edemeyince; akıllarının sınırlarını zorlayarak; ütopyanın peşinden koşmuşlardır. Platon, Marks, Nietzsche bunlardan bazıları… Öyle ki ütopik/ütopya kitaplar ve düşünceler semavi dinle barışık olmayanlar tarafından yazılmış ve üretilmiştir. Ama bu durum insanlığa çok pahalıya mal olmuştur.

20.yy. başlarında yeryüzünde pozitivist düşüncenin egemenliği söz konusudur. Dinin egemenlik alanı sınırlanmıştır. Vicdanlara hapis edilmiş ve sosyal hayattan kovulmuştur. Devlet ile dinin ilişkisi kesilmiştir. Bu uygulama Batı toplumlarında söz konusu olduğu gibi İslam coğrafyasında da uygulamaya konulmuştur. Türkiye bu ülkelerden birisidir. Bununla birlikte dinsiz birey olamayacağı gerçeğinden hareketle dini ve inananlarını kontrol altına almak adına kurumlar ihdas edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı bu çerçevede var olmuş ve varlığını devam ettirmiştir.

Ancak insan fıtratına aykırı olan bu hal devam edememiş dinle barışık olma süreci yeniden başlamıştır. 1000 yıllık dini tecrübesi olan milletimiz yaklaşık 100 yıllık bir kesintiden sonra yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın girişimi ile toplumsal bir rol üstlenmeye başlamıştır.   15 Temmuz oligark işgale karşı üstlendiği rol bunun bir göstergesidir.

Din İşleri Yüksek Kurulu/Din Şurasının aldığı “Diyanet ve İlahiyat camiasının ortak çalışma ile… Benzer hataların yapılmaması için dini kurum ve kuruluşlar ile ortak çalışmalar yapılacaktır. Özgürlüklerine müdahale edilmeden tüm gruplarla bir araya gelinecektir.” Sivil Toplumla birlikte çalışma kararı son derce önemlidir. Ancak bu konuda geç kalınmamalı ve kibirli davranılmamalıdır.

Şunu ifade etmekte yarar vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı tarihinde belki de en seçkin ve münevver/entelektüel anı/çağı okuyan bir başkana sahip oluştur. Ufku açık düşünen, üreten ve yürüyen bir başkan; Sayın Görmez. Gönül istiyor ki sayın başkanın teşkilatı da bu yürüyüşe ayak uydursun. Din şurasının aldığı kararlardan sivil toplumla birlikte çalışma süreci; il müftülükleri tarafından da hayata geçirilmelidir. Bu konuda tez zamanda seminer, konferans ve çalıştaylar düzenlenmelidir.

Sanırım herkes bu konuda hem fikirdir; İslam coğrafyasında din eksik ya da fazla en zor zamanlarda sivil toplum (vakıf, dernek, tekke ve medreseler) marifetiyle ayakta tutulmaya çalışılmıştır. Bu gerçek göz ardı edilmemelidir.