Ülkemiz uzun süredir sürekli tekrarlanan kur krizleri, günü kurtarmaya yönelik ekonomi politikaları ve üretime dayalı olmayan ekonomik modelin sonucu olarak ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmaktadır.

Devlette liyakat ve adaletin ortadan kalkmış olması problemlerin çözümünde yetersizlik, yanlış politikaların uygulanması ve halkın gördüğü liyakatsizlik tablosu karşısında çözümsüzlük algısına kapılmasına sebep olmaktadır. Toplumda çözümsüzlük algısının yayılması o toplumun, toplum mühendisliği ile ilgili her türlü çalışmaya elverişli hale gelmesine, insanların meşru yerine gayrimeşru yollara yönelmesine, toplumda iç karışıklıkların ortaya çıkarılmasına zemin oluşmasına neden olabilir ki bu durum Allah muhafaza yıkıcı etkiler doğurabilir. Giderek yayılan ümitsizlik dalgasının en önemli nedenlerinden birisi de devlet yönetiminde bulunanların toplumdan, toplumun sıkıntılarından kopuk bir görüntü ortaya koymasıdır. Eflatun ve Farabi devleti bir insana benzetmiştir. Bu düşünürlere göre insan beyni nasıl vücuttaki bütün organları koordine ediyorsa devlet de toplumu öyle koordine etmeli, vücudun herhangi bir yerinde bir sıkıntı olduğunda beynin bunu algıladığı gibi devlet yönetimi de toplumda yaşanan sorunları algılamalı, hissetmeli ve çözüm buluncaya kadar toplumun kaderine ortak olmalıdır. Hz. Ömer’in (R.A.) Medine’de yaşanan bir kıtlık krizinde halk kıtlıktan kurtuluncaya kadar sadece ölmeyecek kadar yemek yemesi ve halkın yaşadıklarına ortak olması bu duruma örnektir. Eflatun ve Farabi bu anlayışın olmadığı devlet mekanizmasının sağlıklı işleyemeyeceği ve toplumların sıkıntılardan kurtulamayacağını ifade etmiştir. Bu nedenle toplum derin ekonomik sıkıntılarla yüz yüze kalmışken, ekonomik sıkıntıların varlığını inkâr etmek, toplum giderek daha yüksek düzeyde ekonomik zorluklar yaşarken devlet kademelerinin lüks, ihtişam, sefahat içerisinde bir yaşam görüntüsü vermesi toplumun devlete güvenini zedelerken, aynı zamanda sorunların çözümünü imkânsız hale getiren bir anlayış ortaya çıkarmaktadır.

Bugün toplum olarak içinde yaşadığımız süreçteki en büyük problemlerden birinin toplumsal anlamda yaşanan ahlâki kriz olduğunu ifade etmek gerekir. Toplumumuz giderek fırsatçı, kendisinden başkasını düşünmeyen, kazanma konusunda hiçbir ölçüyü norm kabul etmeyen bir yapıya dönüşmektedir. Müslüman bir ülkede Ramazan ayının gelmesi ile birlikte özellikle gıda fiyatlarında nedensiz şekilde yaşanan fahiş artışlar bu duruma örnektir. İşte bu noktada devlet-toplum ilişkisine ilişkin yüzyıllardır geçerliliğini koruyan temel ilkelerden birisi daha akla gelmektedir. Büyük İslam düşünürü İbn-i Haldun’a göre toplum iyiliklerde de kötülüklerde de devlet idarecilerini örnek alır. Toplumun ekseriyetinin davranışlarını belirleyen temel saik devlet idarecilerinin tutum ve davranışlarıdır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi devlet kademelerinde adalet, liyakat sorununun ortaya çıkmış olması, ahlâki ve etik zaafların çoğalması aynı şekilde topluma yansımaktadır. Dolayısıyla devlet idarecilerinin marketlerin, toptancıların, esnafların fırsatçılığından dem vurup şikâyet etmek yerine kendilerini muhasebeye tabi tutmaları, sorunların çözümü için çok daha iyi bir başlangıç olacaktır. Bir partinin yemekli toplantısının devletin bir mekânında, devlet imkânları ile yapıldığı bir ortamda toplumdan doğru tutum ve davranışlar beklemek hayal olur. Burada, bizlere Hz. Ömer’in (R.A.) ziyaretçisi geldiğinde devlete ait mumu söndürüp şahsına ait mumu yaktığını anlatan hocalarımıza büyük görev düşmektedir. Zira toplumda yaşanan çözülmelerin nasıl düzeleceğine ilişkin çözüm yolu açıktır. Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şerifte, “Ümmetimden iki sınıf var ki, onlar salâha ererse insanlar da salâha erer” buyurmuşlardır. İlaç burada saklıdır. Ulema yanlışın karşısında olma, hakkı tavsiye etme konusunda üzerine düşeni yapmalı ve ulemanın etkisi ve doğru yönlendirmesi ile devlet idaresi de düzelmelidir.