Türkiye 16 Nisan 2017 referandumuyla birlikte yeni bir hükümet sistemine geçti. Sistemin ilan edilen adı “Türk Tipi Başkanlık” idi ancak resmî adı “ Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olarak belirlendi. O zamana kadar parlamenter sistem ile yönetilen Türkiye, o gün referandumun kabul edilmesiyle birlikte Temmuz 2018’de bu sistemi uygulamaya başladı.

Tabii olarak bir sistemin adından ziyade ruhu önemlidir. Taşıyıcı olan ruhtur. Kuvvetler ayrılığını, denge ve denetlemeyi, şeffaflığı, kurumsallaşmayı içermeyen bir sistemin o ülkeyi geleceğe taşıması mümkün değildir.

15 Temmuz darbe kalkışması sonrası gündeme gelen mevcut sistem aslında, darbenin sonuçlarıyla mücadele etmeyi hedefleyen bir anlayışla kurgulanmıştı. Hızlı karar alma, tehditlere karşı yürütmenin elini güçlendirme gibi gerekçeler daha çok belirleyiciydi. Bu yaklaşımlar bir yere kadar makul bulunduğu için de halk nezdinde onaylandı.

Başkanlık sisteminin hem Prof. Dr. Necmettin Erbakan, hem Turgut Özal ve Süleyman Demirel, hem de Recep Tayyip Erdoğan tarafından zaman zaman gündeme getirildiği dönemler olmuştu. Aslında parlamenter sisteme dönük eleştirilerin başında, yürütmenin sürekli bürokratik engellerle karşılaştığına dair değerlendirmeler geliyordu. Geçmişte bunu teyit eden birçok olay ve gelişme ortaya çıkmıştı. Parlamenter sistemin kilitlendiği, hükümet krizlerine sebep olan gündemlerin çokça tartışıldığı dönemleri yaşadık. Eski sistemde bir revizyon ihtiyacı tabi ki vardı. Ancak sorunların çözümü şu anda yürürlükte olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi de değildi.

Yani Türkiye ifrat ve tefrit arasında gidip gelen bir durumla karşı karşıya kaldı. Bir önceki yasama döneminde zamanın Cumhurbaşkanı Yardımcısı olan Fuat Oktay sistemin revizyona ihtiyacı olduğunu bir bütçe konuşmasında söylemişti. Ancak bununla ilgili hiçbir adım atılmadı. Son olarak da 1 Ekim Pazar günü TBMM’nin açılışında Genel Kurul’a hitap eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasının yeni anayasa başlığının bir bölümünde mevcut sistemin ilk dönem tecrübelerinde aksayan yönlerinin anayasa değişikliğinde gündeme gelebileceğini ifade etti.

İşin özü aslında şudur; bu sistem Sayın Erdoğan’ın siyaset yapma tarzına göre belirlendi. Sayın Erdoğan’ın görev süresi bittiğinde Cumhur İttifakı partileri bu yetkileri bir başkasına devretmekte uzlaşırlar mı sorusunun cevabı büyük ihtimalle “hayır” olacaktır. İşte sorun tam da buradadır.

Örneğin Tunus’ta şimdilerde yaşanan gelişmeler bu noktada bize ışık tutabilir. Toplumun genelinin, hatta Nahda Hareketi’nin ve şu anda tutuklu olan hareketin lideri Raşid Gannuşi’nin desteğini alarak iş başına gelen Cumhurbaşkanı Kays Said’in uygulamaları bize bir şeyler anlatabilir.

Şimdi Tunus’ta Meclis feshedilmiş durumda, anayasa rafa kaldırıldı. Olağanüstü bir dönem yaşanıyor ve yakın gelecekte nasıl çözülebileceğine dair de bir yol haritası yok.

Yarın Türkiye’de AK Parti, MHP ve iktidarı destekleyen diğer partilerin onayıyla bir cumhurbaşkanı seçilse ve o kişi de Kays Said gibi sonradan elindeki yetkilerle siyasi alanı herkese dar etse, bu sorunla kim nasıl mücadele edecek?

Kazanımları kaybetme korkusuyla her türlü yanlışlarına rağmen iktidarı destekleyen halk kesimleri kimin kapısını çalacak?

Fiili durum oluştuğunda o zaman iç huzur nasıl korunacak?

Ülke öyle bir ortamda dış müdahaleye daha açık hale gelmeyecek mi?

Bakınız yukarıda da ifade ettiğim gibi bir sistemin adından çok ruhu önemlidir. Kurumsal aklı ön plana almayan her sistem her türlü tehdide açık bir sistem demektir. Şahsa özel kurgulanan her hükümet modelinde sorunlar mutlaka bir yerde patlak verir. Binlerce yıllık devlet geleneğimiz bizi böyle bir sisteme getirip bırakmamalıydı. Pekala toplumun bütün kesimlerinin kendisini güvende hissettiği, hiç kimsenin iktidar değişikliğiyle birlikte rövanşizm tehdidinden endişe etmediği, herkesin, bütün vatandaşların aidiyet duygularını perçinleyen bir sistem elbette hayata geçirilebilirdi.

Bu sistemin adı başkanlık sistemi de olabilirdi. Kurumların birbirini dengelediği bir anlayış ön plana çıkarılabilirdi. Gel gör ki bu sistemde Sayın Erdoğan sonrası yok.

Bu gerçeğin iktidar taraftarlarının çoğunun gündeminde olduğunu düşünmüyorum. AK Parti iktidarının ilânihâye devam edeceğine dair yerleşik hale gelen inanç, sorgulamaların önündeki en büyük engel.

Bu arada Sayın Cumhurbaşkanı’nın riskli konularda bazen parlamentoyu merkeze almaya çalıştığı da oluyor. Mesela “idam” konusu gündeme geldiğinde, Meclis’e atıf yapıyor ama kendi partisine kanun teklifi için talimat vermiyor. ABD Başkanı Joe Biden ile baş başa görüşmeyi tercih ederek dış politika yürütürken, İsveç’in NATO üyeliği meselesinde parlamentoyu adres göstererek elini güçlendirmeye çalışabiliyor. Sadece bu durum bile güçlü yürütmenin güçlü yasama ile mümkün olabileceğinin bir delili değil midir?

Nasıl Biden F-16 meselesinde Temsilciler Meclisine topu atarak taktik geliştiriyorsa, Türkiye de kendi menfaatlerini koruyacak şekilde kurumlarını güçlendirmelidir.

Diğer taraftan şimdi size iki makamdan bahsedeceğim. Bu iki makam mevcut sistemde cumhurbaşkanı değişiminde doğrudan istifa etmiş sayılıyor. Bunlar; büyükelçiler ve valiler. Valilerin bazen iktidar partisinin il başkanı gibi davranmalarının sebebi budur. Dış politikada muhatap ülkelerle yürütülen ilişkilerde yaşanan bazı sorunların merkezinde bu durum vardır. Tabi devlette başka makamlar da var. Onların siyasi iradeyle şekilleneceği zaten bilinir. Kimse de bunu garipsemez. Çünkü her iktidar kendi ekibiyle çalışmak ister ve hakkıdır. Yukarıda bahsettiğim büyükelçilik ve valilik makamlarının da siyasi iradeye göre şekilleneceği zamanlar olur. Ancak bunu yasalaştırmak, sistemin içine dahil etmek, cumhurbaşkanı değişimine bağlamak sonuç itibarıyla devlet aklına yani kurumsal akla zarar verir. O makamların siyasileşmesine sebep olur.  Mesela ABD başkanı kamu görevlileri, Yüksek Mahkeme yargıçları ve büyükelçileri atarken bazı süreçleri takip etmek zorundadır. Başkan bu makamlar için aday gösterebiliyor ancak bu adayların Senato’da tartışılması gerekiyor. Yani Senato’nun onayı ile atamalar gerçekleşiyor. Yani başkan aday göstermenin dışında sisteme müdahale edemiyor. ABD’de ister Cumhuriyetçiler iş başında olsun, ister Demokratlar iş başına gelsin fark etmez, her gelen diplomat, bürokrat Amerika’nın çıkarlarını korumak üzere Senato tarafından göreve getiriliyor.

Sonuç olarak Türkiye’de uygulanan mevcut sistem, bu haliyle sorun üretmeye devam edecektir. İş başına gelen kişi yetki paylaşmadan yola devam etmek isteyecektir. Unutmayalım ki devlet aklını kurumlar temsil eder. Devletler kurumları kadar güçlüdür. Öncelikle iktidar kanadı yarın “yanılmışız” demek istemiyorsa, kuvvetler ayrılığının, şeffaflığın, hesap verilebilirliğin, denge ve denetlemenin ne kadar elzem olduğunu fark etmeli, gereğini yapmak için bu başlıkları gündemine almalıdır. Meclis’i daha güçlü hale getirmek için ön ayak olmalıdır. Kimse zaten güçlü falan diyerek açıklama yapmaya kalkışmasın. Meclis’in bütçe yapmadaki rolünün nasıl içinin boşaltıldığını herkes biliyor. Türkiye’de başta iktidar sonra da herkes bütün bu eksiklikleri gidermek için çareler aramalı, çalışmalar yapmalıdır.