Sistemin sözcüsü durumundaki mevcut parti politikalarının miadı dolmuştur. Çünkü samimi ve duyarlı vatandaşlarımızın haklı tepkileri, ne iktidar ne de muhalefet partileri tarafından dikkate alınmamıştır. Seçmen, farklılıklarımızı ayrılık nedeni değil, zenginlik unsuru olarak görecek ve ortak çalışma kültürü ile yoğuracak partiler üstü bir anlayış beklemektedir. Bu ise, sürekli irade sakatlığı doğuran, Uganda tipi, “kış kış bili bili” mantığındaki seçme ve seçilme yöntemiyle gerçekleştirilemez.
Demokrasinin taksimi sadece seçimle yapılamaz. Son olaylarla bunu bir kez daha anladık, hatta yaşadık. Siyasette inatlaşma ve kamplaşmanın kimseye fayda sağlamadığı görülmüştür. İhtiyacımız olan şey, kamplaşmak, kutuplaşmak değil birbirimizi anlamaya çalışmak olmalıdır. Bu anlam yarışı ise, demokraturun bitmesiyle gerçekleşebilir.
Bu konu, önce iktidar tarafında algılanmalıdır. Amaçla aracı karıştırmamak adına, İslam’ın “iktidarı ele geçirmek” değil, “iktidarı sınırlandırmak” gibi bir mesajı olduğu ve bunu “hak” kavramı üzerine bina ettiği yeniden hatırlanmalıdır. Hz. Muhammed, İslam’ı ilk tebliğ ettiğinde müşrikler vazgeçmesi karşılığında krallık teklif ettiği halde, buna karşı “bir yanıma “güneş”i bir yanıma “ay”ı koysanız yine de davamdan dönmem demesi başka nasıl izah edilebilir ki!
Yöneticilerimiz bilmelidir ki; eğer canınız yanmazsa bu ülkede doğru adam kalmayacaktır. Bazen hak elde etmek için çiğnenmek zorunda kalabilirsiniz. “Ben hiç zarar görmeyeyim, bir elim yağda bir elim balda olsun, ben gemimi yüzdüreyim kimse bana dokunmasın, haksızlık hukuksuzluk karşısında sessiz kalayım” şeklinde düşünen insanlar kazanıyor gibi görünse de büyük kayıplar vermektedir. Çünkü öyle bir düzen sadece hak yemek üzerine kurulan bir düzendir. Bu nedenle hakkı tutup yükseltmek için çiğnenmek, mücadele etmek gerekiyor. Zalimlere lanet mitingi bugün daha büyük bir anlam ifade etmektedir.
Diğer önemli bir konu ise; devletin din değil, hürriyet vermesi gerektiğidir. “İslamcılığın durumunu hükümetten sormak, hükümetle ilişkilendirmek veya gelişmeleri ona fatura etmek doğru değildir. Hükümetler ön açar, teşvik eder, mayınları temizler, imkânları geliştirir. İslamcılık, sivil toplum kurumsallaşması içinde ancak hayatın her alanında varlık göstererek önemli fonksiyonlar icra edebilir.” Bu açıdan gelişmelere, kuklayı izleyen gözüyle değil, kuklacıyı takip eden bir gözle bakmak önemlidir.
Tek parti hükümetlerinin kuşatıcı olması gerekirken ortaya koyduğu, dar ekonomik ve sosyal politikalar toplumu germiş, özellikle de tüketimi esas alan pazar ekonomisi milletimizi bankaların esiri haline getirmiştir. Hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki adaletsizlik gibi konular, toplumu sosyal bir uçuruma sürüklemiş, aynı şekilde dış politikada alınan yanlış icraatlar da Türkiye’yi küresel güçlerin ve karanlık odakların hedefi yapmıştır. Bütün bu gelişmeler olurken iktidar ve muhalefet partileri adeta sahte görev üstlenmiştir. Çünkü, demokratur, seçiyormuş gibi yaptırarak işin gerçek sahibini gizlemektedir.
Demokratur bitmelidir, aksi taktirde, önce sesiniz sonra nefesiniz kesilecektir. Türkiye, mevcut siyasi arenada yeni inatlaşmalara kurban edilmeden bu gerçek anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Siyaseti, kamplaştıran, ötekileştiren, yabancılaştıran bir üslup üzerine devam ettirmek yerine, ilmi siyasetimiz gereği, bütün Türkiye’yi derleyip toparlayacak bir üslup üzerine yeniden inşa etmek zorundayız. Çünkü iddiası olan toplayacak, ihtirası olan dağıtacaktır.