Her ne sebepten olursa olsun; düşünce, ideoloji ya da dünya görüşü önceliğinde tavır alış yaklaşımları 80 sonrası siyaset ve uygulamalarının itici gücü olarak benimsendi. Bir siyasi partide tecanüs (homojenlik), yetersizlik, zamanın bir noktasında çakılı kalma, daha fiyakalı lümpen ya da bayağı ifadeyle "statükoculuk", çağın ruhunu ve dinamiklerini anlayamama şeklinde bile değerlendirilir olmuştu. Sözgelimi "dört eğilim"i barındırmak kendiliğinden, sorgulanması bile gereksiz bir erdem, bir üstün yetenek olarak adeta kutsanıyordu. Gerekçe kabilinden ortaya konulan söylem ise istikrardı. Ama bu istikrar söylemi, yerine göre, her türden hukuk dışılığı, haksızlığı, adaletsizliği, zulmü ve zorbalığı örtmede kullanılıyordu. Yerine göre de, bir düşünceyi, bir ideali, bir dünya görüşü veya inancı itibarsız ve geçersiz kılmak üzere ikame olarak devreye sokuyordu. Bir bakıma toplumun, insanların ihtiyaç duyduğu, yıllardır uğrunda kamplara bölünerek vuruştuğu amaç, artık istikrar biçiminde gerçekleşmiş gibi farzediliyor ve dayatılıyordu.

Oysa temel soru ve sorunlar ortada hâlâ duruyor, toplum ve insanlar hâlâ bunların acısını çekiyor iken, sözgelimi istikrar, bir ölü toprağı serpintisi, bir zoraki teslimiyet ataleti, bir düşünsel eylemsizlik anlamını içeriyor olamaz mıydı

Kaldı ki ideoloji ya da dünya görüşünü lanetleme kampanyalarının süregittiği esnada Liberalizm, Küreselleşme gibi söylemler, ortak bir değer gibi piyasanın belirleyicisi olarak ileri sürülüyordu. Sağ ve solda eylemli olarak görev üstlenmiş bir kısım gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler, eylemciler bu kavramları doğru düzgün süzgeçten geçirmeden söylemlerine ekleyiverdiler. Dahası geçmişte uğradıklarını söyledikleri haksızlığı, zulmü, zorbalığı doğuran, dönüştüren sistemin, aslında bir metafor türevi olduğunu hiç sormadılar, sordurtmadılar. Bugünlerde solda bir takım tasnif ve adlandırma denemelerinin kıran kırana bir niteliğe bürünmesi, temeldeki soru ve sorunların devinerek zonklamaya başlamasıyla ilgili olmasın! "Liberal sol" yakıştırması bunu ne ölçüde dengeler, arındırır, düşünsel alana taşır Epeyce kuşkuludur.

Elbette olup biten olaylar ve bunlar dolayısıyla ifade edilen görüşleri dikkate alarak, düşünce alanında ortaya çıkan eğilimleri irdelemeye çalışmak bir gerekliliktir. Bu görüşlerin oluşturmak istediği ortam, yöneldiği hedef ve varmak istediği sonuç, belki de karşı konulacak türden olabilir. Hatta hiçbir yenilik, farklılık ya da özgünlük taşımayabilirler de. Ama bir olgu olarak göz önünde tutmanın, en azından düşünce ahlâkı bakımından bir değer ifade ettiğini unutmamak durumundayız. Çünkü öyle veya böyle, içinde yaşadığımız dünya bunlarla vardır ve geleceğe bir adım atılacaksa, bunları hesaba katmamız şarttır.

Çok genel hatlarıyla bakıldığında, nice zamandır karşılığı ve işlevi kalmamış sağ-sol kavram ve yaklaşımlarının, alışkanlıklarda izleri varmış gibi algılansa da, olgu ve gerçeklikler karşısında bütünüyle anlam karışıklıklarına yol açtıkları açıkça gözlemlenmektedir. Sözgelimi "sağ" kavramı geçmişte "milli" olanı tam karşılamasa da kendiliğinden böyle algılanabilirdi. Keza görünüşte bile olsa kamu ahlâkına riayetkâr olduğu bir önkabul olarak yadırganmazdı. Ama son onlu yıllarda "sağ"ın geniş kategorisinde mütalaa edilen bazı siyasi hareketler, "milli" olmaya hiçbir atıfta bulunma ihtiyacı duymadan küresel, özetle kapitalist bir niteliği adeta doğal bir tarzda uygulamada herhangi bir sakınca göstermedi. Üstelik düşünsel boyutta bu uğurda herhangi bir çabaya bile gerek duymadan yaptı bütün bunları.

Benzer şekilde "sol" da, özellikle "liberal sol" yaftasını hoşnutlukla kullananlar zayıf bir sesle "emek" söylemine bağlı kaldıkları izlenimini verir gibi davranırlarken, küresel sermayenin istemlerini güçlü söylemlerle dile getirme, hatta savunmada adeta yarışa kalktılar.