Batı’da Sanayi Devrimi sonrasında tarım toplumundan kopuş ve fabrikalaşma toplumun her kesiminde bir dönüşüme neden olmuştur. Dönemin bırakınız yapsınlar anlayışı, devletin ve dini otoritenin hayata müdahalesinin azaltılması burjuvanın elini güçlendirmiş, fabrikalaşmanın getirdiği şartlar ucuz iş gücünü artırmış ezilen işçi kesimi olmuştur. Tarımdan koparak kentlere iş bulma umudu ile gelenlerle beraber işsiz sayısı artmış, sorgulanamayan sermaye sahipleri bu durumu kendine avantaj haline getirmiş, mecbur durumda olan işçi sınıfı sermaye sahiplerinin sunmuş olduğu düşük ücret ve ağır şartları kabul etmek zorunda bırakılmıştır. Bu şartlar sermaye sahiplerini daha zengin, işçileri daha fakir hale getirmiştir. Kısacası sömürü zihniyetine hâkim olan Batı, kendi halkını da sömürmekten geri durmamıştır. Ekonomideki bu değişim işçi kesiminde sefaleti ve aile yapısının bozulmasına yol açmıştır. Uzunca bir tarihi arka planı olsa da tüm bu yaşanılanların bir sonucu olarak işçiler kendi haklarını aramaya başlamış ve sosyal politikalara ihtiyaç duyulmuştur.

Bize dönecek olursak bizim inancımıza göre işçinin alın teri kurumadan hakkı verilirdi. Kardeşlik ve yardımlaşma anlayışının hâkim olması, zekât, sadaka, fitre gibi sistemlerle yoksulların gözetilmesi, hali vakti yerinde olan insanların açtıkları vakıflar sayesinde zor durumdaki insanların ihtiyaçlarının giderilmesi toplumsal refahı beraberinde getiriyordu. Ancak modernleşme çalışmalarından sonra sanayi sonrası Batı toplumlarından hiçbir farkımız kalmamıştır. Sosyal politikalar halkın refahı için değil, sermaye sahiplerinin çıkarlarına göre düzenlenmektedir. Öyle çok uzağa gitmeye gerek yok yakın örneklere bakalım; salgının ilk günlerinde Koronavirüsle Mücadele Eşgüdüm Toplantısı yapılmış ardından Ekonomik İstikrar Kalkanı adı verilen bir paket açıklanmıştı. Hepimiz açıklanacak paketi dört gözle beklemiştik ama paketten sadece sermaye sahiplerine iyileştirmeler çıkmış, emeklinin payına düşe düşe kolonya ve maske düşmüş, halkın ise sabretmesi istenmişti. Zaten kötüye giden ekonomimizin korona salgını ile beraber iyice içinden çıkılmaz hale gelmesi, salgın kapsamında alınan önlemlerin birçok iş yerinin kapatılmasına sebep olması, hafta sonu yasakları, iğneden ipliğe tüm temel yaşam ürünlerine ve faturalara yapılan zamlar sonucu insanların mağduriyeti arttırmış durumda.

Şimdi ise dört gözle asgari ücrete yapılacak zamları bekliyoruz. Batı’nın sömürü anlayışından kurtulmadan kimsenin derin bir nefes alabilmesi mümkün değil ancak asgari ücret konusunun masaya yatırılması elzem görünüyor. Adı üstünde asgari ücretin insanların asgari olarak tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir düzeyde olması gerekiyor. Literatürdeki tanımına da bakarsak: “İşçi ve ailesinin günün ekonomik ve sosyal koşullarına göre insanca yaşamasını sağlayacak, insanlık onuruyla bağdaşacak bir ücreti ifade etmekte ve ücretin en alt sınırını oluşturmaktadır.” Burada Diyanet’in fitre hesabını göz önünde tutmanın faydası olacak. Biliyorsunuz fitre dönemin sosyoekonomik yapısı gözetilerek bir kişinin günlük asgari gıda ihtiyacına göre belirlenir. Bu yıl Diyanet’in açıkladığı fitre miktarını, dört kişilik bir aileye göre hesapladığımızda bir ailenin aylık asgari gıda bedeli, asgari maaşın çok altında kalmaktadır. Bu da asgari ücret olarak bize sunulan rakamların aslında sefalet ücreti olduğunu göstermektedir. İnsanlar canını dişine takarak çalışıyor, ama emeklerinin karşılığını alamıyorlar. Adalet ve kalkınma nidalarıyla gelenler ise kuru ekmek yiyebilen vatandaşın aç olmadığını, insanlar iş aş diyerek intihar ederken yoksulluğun bitirildiğini iddia edecek kadar insanlığını unutmuş halde.

Çözüm mü? Çözümü Erbakan Hocam yıllar önce vermişti: Adil Ekonomik Düzen.