Basından takip etmekteydim.

Sürüleri başında ellerinden kitap düşmeyen çobanları,

Ya da hazırlandıkları üniversite sınavlarında derece yaptıklarını.

Fakat bu kez entelektüel zirvede buldum onları.

Bir marketin kasasında sıramı beklerken önümdeki kadın, kasiyer kıza nereli olduğunu soruyor.

“Erzincan” diyor bu liseyi henüz bitirmiş yaştaki genç kız.

Kadından ses çıkmıyor fakat bu kez ben soruyorum:

“Hiç gittin mi Erzincan’a ne kadar güzel bir şehir.”

Beklemediğim bir cevap veriyor genç kız gülümseyerek;

“Gitmez olur muyum babam memleketinin aşığıdır, sadece kendi köyümüze değil acaba gezdirmediği bir başka köy, eski eser, tarihi yapı, müze, cami, türbe, doğal güzellik, ırmak, göl, dağ çeşmesi kalmış mıdır? Ve bu günlerde babamın yeniden memleket sevdası depreşti, “dönelim artık” demekte her an geri gidebiliriz çünkü babamın mesleği çobanlık, memleketine özlem had safhada.”

Mavi bir şal ile örttüğü başını sallayarak hem anlatıyor, hem de kasadaki işini yapıyordu.

Afalladım, evlatlarına Erzincan’ın her yerini gezdiren bu entelektüel çobana şükran duydum; çocuklarını ne kadar şuurlu, bilgili, özgüvenli yetiştirmişti.

Hemen aklıma Yozgatlı profesör hanım geldi.

Evladım Yozgat’ta akademisyendi, evlerde arkadaşları ile buluştuklarında onu tanımıştım. Profesör hanıma “Divanlı Köyü”ne gittiniz mi dedim, Yozgat’tan da önce kurulmuş, Çapanoğlu Camii’nden bir asır daha eski Mustafa Paşa Camii, tarihi mezar taşları ile kabristanı, köy evlerinin hatta ahır kapılarının bile ahşap sanatının harika özelliklerini hâlâ yaşatan kapılarına meftun oldum dediğim de, “Hayır gitmedim” dedi.

Üstelik Profesör Hanım Yozgat’ın bir köyünden ve bütün ailesi anne babası kardeşleri o köyde yaşamakta halen. Fakat kendisi Yozgat’ tan nefret etmekte, bütün sevgisini Ankara’ya hasretmişti, evini orada tutmuş, eşi ve çocukları orada yaşamakta, derslerini verip Ankara’ya gidiş geliş yapmaktaydı.

Çok şaşırmıştım, Yozgatlıya Yozgat’ın ne kadar güzel olduğunu anlatıyordum, sohbet arasında “Emirci Baba” diyorum, Ahmet Yesevi bağlılarından, o ırak yerlerden gelip Yozgat’ın köyüne yerleşmiş,  türbe 1240’ta yapılmış. Haberi yok.

Müze olmuş muhteşem konaklarına da, kiliseden çevrilmiş Fatih Camii’ne de, Çamlık’taki Orman Bakanlığı’na bağlı “Doğa Eğitim Merkezi” ne de gitmemiş. Burası Yozgat Yöresi yaban hayatının sergilendiği bir müze. Tahnit edilmiş bir “vaşak” ve geyiğin yanı sıra Kartal, Keklik, Bıldırcın, Karga, Serçe,  Saksağan, Baykuş, Şahin, Pelikan, Yaban Ördeği ile çok ilginçti.

Ayıbın en büyüğünü şehrin manevi dostu Çapanoğlu Camii’ne yapmış, adım atmamış.

Fakat mutlaka “Hattuşaş” a gitmişsinizdir” diyorum. Çorum sınırları içinde olsa da Yozgat’a sadece 40 kilometre, ona da “hayır” dedi.

“Cehirlik Lalesi” dedim, bu tarihi şakayığın sadece Mayısın başlarında yayıldığı masal kadar güzel tepeye çıktınız mı, insan ne kadar seyretsin ki o muhteşem güzelliğinden usansın. Cevap yine olumsuz.

Fakat bana nerede yemek yenir ısrarla oraları tavsiye etmekteydi.

Anladım ki Ankara’ nın AVM’leri ve Yozgat restoranları dışında rotası yoktu.

Oysa ülkemizin belki de en temiz havasına ve tabii güzelliklerine sahip Yozgat’ı içinde doğmuş büyümüş profesör evladı ne yazık ki hiç tanımamakta, ilençle anmakta idi. Üstelik sosyal bilimci idi, emekliliğine az kalmıştı hemen Ankara’ya kaçacaktı. Hani bana sorsalar “Ankara’ damı yaşamak istersin, Yozgat mı” diye elbet “Yozgat” olurdu tercihim.

Fakat o gün gıyabında tanıştığım entelektüel çoban; Erzincan’ın pastoral güzelliklerine, dağlarına, yemyeşil ovalarına, yatırlarına, erenlerine vurgundu; dünya güzeli İstanbul’da duramayacak kadar memleketine sevdalı değil kara sevdalı idi.