Küçük Çamlıca nın Marmara ya bakan yamacında Subaşı Camii

vardır. Caminin girişindeki çeşmenin suyu Çamlıca tepesinden gelir. Tam

anlamıyla sebil dir ve suyun herhangi bir bedel karşılığında verilmesi men

edilmiştir. İlenç ile nitelendirilmiştir. Yakın zamanlara kadar, yani suyun

şişelenip her yerde satılmaya başlamasına kadar, bu sebil suyu Bağlarbaşı ndan

Altunizade ye, Koşuyolu ndan Acıbadem e varıncaya kadarki semt sakinleri

damacanalarla, şişelerle alıp kullanırlardı. Uzun kuyruklar oluşurdu, saatlerce

beklendiği olağan durumdu. Son yıllarda da, hala bu suyu kullananlar vardır,

ama epeyce azalmıştır, arada bir sırada beklenebilmektedir. Su, niteliği

itibariyle yumuşaktır, birkaç gün pet şişelerde kalsa bile bayatlayıp koku

yapmaz. Tabii olarak suyun debisi, öncekine göre yavaşlamıştır, bir karar üzere

akar durur. Demlenen çayının lezzeti kendine özgü bir tattadır. Hemen üst

yanındaki aile çay bahçesi, semt kahvesi özelliğini ve adetini sürdürmektedir.

Yiyeceğinizi alıp götürebilirsiniz, istediğinizde içecek, çay getirilir, sadece

oturup dinlenebilirsiniz de. Çay bahçesi bir taraça gibidir ve orada hava, en

sıcak günde bile dinlendirici serinliktedir. Marmara denizi, tabak gibi

ufkunuza serili durur. Adalar, adeta uzun bir sıçrayışla ulaşabileceğiniz

algısı doğurur içinizde.

Ne var ki, Acıbadem den Hasanpaşa ya, Ünalan dan

Fikirtepe ye ve topyekun Kadıköy den Maltepe ve Kartal a doğru uzanan ufukta

gün gün binaların, apartmanların üst üste abanarak ve birbirleriyle yarışarak

sıklaştığını, yoğunlaştığını ve kat kat yükseldiğini görüp fark ettiğinizde

yüreğiniz daralmaya başlar. Yakın geçmişte Acıbadem de en yüksek bina olarak

dikilip durmuş Telekom binası, bir süredir etrafında yükselen binalar

tarafından geçilebilir. Keza Haydarpaşa Gar binasının görkemi adeta örselenmiş

gibidir. Yükseklik görünürlüğünü şimdilik koruyan Siyami Ersek Hastanesi

binası, Acıbadem in E-5 sınırına dikilen çok katlı iki rezidans heyulası

tarafından tehdit edildiği gibi, Subaşı Camii nin avlusundaki aile çay

bahçesinin Marmara yı seyreden ufkunu da, kör bir duvar gibi kapatmaya

namzettir. Korkarım ki, ulaşımı rahatlatsın diye yapılmaya ve

yaygınlaştırılmaya çalışılan metro hatları İstanbul un doğallığını ve bu doğallığın

kendine özgü uyumunu, boğazına kement atılmış bir ceylanın çırpınıp toprağa

kapaklanışındaki akıbete dönüştürmez. Sanki gidiş o yöne doğru.

Subaşı Camii nin avlusuna, önünden geçen yoldaki girişte

asırlık, ulu bir çınar, bir hayli badirelerden sonra hâlâ ayakta durmaktadır.

Beş on yıl öncesinde bağrı, gövdesinin topraktan iki-üç metre yükseğe kadar

oyulmuştu. Hatta bir nadan adam, o kovuğa ıvır zıvır birtakım şeyler bile

koymaya başlamıştı. Adeta kalbe saplanan hançerin döndürülmesiyle yaralanan

beden nasıl acılı bir ölüme zorlanırsa, ulu çınar da benzer bir durumla boğuşur

gibiydi. Bereket, ulu çınarın bağrındaki kovuk özel bir maddeyle dolduruldu,

bir bakıma kalp ameliyatı oldu ve canlandı. Yaşlı, kırılmış dalları budandı,

ululuğuna yaraşır yüksekliği ve görkemi biraz örselendi ama hayatta oluşu,

yaşama azmi imrenme duygusunu depreştirebiliyor.

Böyleyken, ulu çınarın bağrına taş dökülmüş duygusundan

kurtulamıyorum. İstanbul un da! Daha önemlisi, insanın da bağrına, yüreğine bin

bir çeşitten ihtiyaç gibi algılatılmış ihtiyaç olmayan taşların döküldüğünü bir

iç sızıyla duyar gibiyim: Ey insan, ses ver!