Müslümanlar devletsiz. Yani başsız, yanı çaresiz. Devlet kavramı Müslümanlar arasında, gündelik hayatta saygınlığın ifadesi. İnsana güven veren bir kavram. Bu kavramın özelliği insanların huzur içinde olmaları. İnsanlar uğurlamalarında ya da sevgi ile karşılamalarında “devletle” diyerek esenlerler. Bu, bir milletin sahip bulunduğu önemli bir vurgu. Bugünün insanının anlamayacağı bir tanımlama ve yaşama tarzı.

Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra çok parçalı hâle gelen ve bağımlılaşan topluluklara dönüştü. Bununla yetinilmiyormuş gibi giderek küçülüyorlar. Bütünleşme yerine basit ve sıradan nedenler oluşturarak ayrışmaları çoğaltmak. Bu, koskoca bir İslâm milletinin küçülmesi, dağılması, etkisizleşmesidir.

Dağılma ve küçülmeler, çaresizlikler giderek başak güçlere tutunmaya götürüyor. İslâm milletini temsil eden yüz yıllarca başarılı yöneten Osmanlıların hayatta çekilmesi asıl açmazı oluşturuyor. Tanzimat’tan sonra, Fransızlar, İngilizler, Ruslar, Almanlar arasında gidip gelen çaresizlik, toplulukları köle ruhluluğa kadar götürdü. Yönetenler kendilerinden güçlü olanlara tutunma yolunu seçtiler.

Müslümanların onlarca devletçiği var. Bunların dünya yüzünde anlamlı bir karşılığı bulunmuyor. Çünkü etkisizdirler. Hemen hepsi bir biçimde bir güce bağımlı. Bağımlılık topluluklardan kaynaklanmıyor. Onları yöneten gerek krallar olsun, gerek demokratik yöntemlerle olsun sonuç değişmiyor. Hemen hepsinin ortak özelliği tutundukları yer ve konumları başkalarına bağlı bulunmaları. En güçlü ülkeler için de durum aynı.

Yakınma çaresizlikten kaynaklanıyor.

Bir araya gelemeyişlerinin nedeni kendi konumlarını yitirmelerinin endişesi. Çünkü güçlü eller bir anda onları yerlerinden edebiliyor. Yönetim tarzı ne olursa olsun hemen hepsinin kaderi aynı.

Egemenlerin güçleri çok yönlü, çok araçlı. Devletçikleri alt etmenin yollarını biliyorlar. Dünyalık olana tamahta bulunanlar onların en güçlü elleri. Nasılsa birileri bulunabiliyor. Devletçiklerin yöneticilerinin tamamı gökten zembille inmiş gibidirler. Bir geçmişleri yoktur.

Bugün için yakınılan yönetim tarzları veya yöneticilerinin nereden nasıl geldikleri üzerinde durulmadığından, nedenleri araştırılmadan bir sonuca ulaşmak güç. Suriye, Ürdün, Lübnan, Irak, Yemen veya onlarca devletçiğin geçmişleri nedir? Devlet deneyimleri var mı? Bunu diğer ülkelere uyarlamak olası. 

Türkiye demokrasisinin oluşundan bugüne kadar bağımsız hangi yönetimden söz edilebilir ki? Emperyal gücün etkisi, varlığı yadsınabilir mi? Büyük El öteden beri içimizde. Bizi istediği gibi çekip çeviriyor. İstediği zaman iktidarları indiriyor, isteğinde yerine yenisini getiriyor. Demokratik yöntemlerle askeri darbeler yaptırtıyor. Sonra da kendince bir düzene koyuyor. 

Toplumların sosyolojik yapılarını, dönüşümlerini sıkı izliyor, ona göre de tavır takınıyor. Şu Temmuz darbesi öncesindeki yaklaşık yirmi yılda yeni bir tarza yönelindi. Çünkü Türkiye’nin sosyolojik yapısında hızlı bir değişim yaşandı. Milletin yeniden değerlerine yönelmesi Egemen Güç’ü tarz değiştirmeye götürdü. Jakoben lâik İttihatçı Gelenek ile yürümeyeceğini bildi yerine muhafazakârlardan oluşan ılımlı bir yönetime yol verdi. Sıradan bir vaizi alıp ülkesine götürmesi, ağırlaması, onun üzerinden bir yapılanmaya gitmesi bir rastlantı olmasa gerek. Onlarla birlikte oluşturulan bir koalisyon sürecinde, “Dinler Arası Diyalog”, “Medeniyetler Arası Diyalog”, “Ilımlı İslâm” gibi oluşlar da bir rastlantı değil. Bunun üzerine oluşturulan yapıyı değiştirme zamanı geldi sanıyorum. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası laik Kemalist oluşa hızlı bir dönüşüm yaşanıyor. Müslümanlara ait kavramlar, düşünüş tarzı, idealleri ve hayalleri artık kalmadı. Müslümanlar laik cumhuriyeti ve kavramlarını kutsadılar. Kendilerini de ona alıştırdılar. Çünkü dünya tamahı çok tatlı, çekici. Bu anlayışta ne büyük devletten ne büyük oluştan söz edilebilir. Gemisini kurtaran kaptan çıkarcılığı daha baskın.