2009 veya 2010 yılıydı. Şu an hâlâ aktif olan, iktidarın ekonomi yönetiminde etkinliğini muhafaza eden bir isim ile uçak yolculuğunda yan yana düşmüştük. Yol arkadaşım o dönemde önemli bir mevkideydi, bugün pozisyonunu daha da ilerletmiş şekilde koruyor. Karşılıklı nezaket çerçevesi içinde geçen konuşmalar benim için çok faydalı olmuştu.
Çiftlik Bank ile ilgili tartışmalar beni tekrar o yıllara geri götürdü.
Peki, bu seyahat bana neden Çiftlik Bank’ı hatırlattı?
Bildiğiniz gibi, o yıllarda Türkiye şekere, tütüne, fındığa kota uygulanmasını daha şiddetli bir şekilde tartışıyordu. Canlı hayvan ithalatının yanında, tarihte ilk defa saman ithal edilmeye başlanmıştı. Bu atmosferde sohbet de doğal olarak tarım ve hayvancılık üzerine şekillenmişti. Bendeniz kendisine;
Şekere kota uyguluyoruz ama Brezilya ve Arjantin’den şeker getirmeye devam ediyoruz.
Tütüne kota uyguluyoruz ama ABD’nin Virginia tütünlerini alıyoruz.
Hayvancılıkta sürekli mevzi kaybediyoruz. Avrupa’nın en pahalı etini tüketiyoruz. Saman ithal etmek gibi can alıcı tehlikeli bir noktaya bile geldik diye ifadeler kullandığımda, bana,
“Biz AB Maastricht kriterlerine göre tarımda çalışan nüfusu, toplam çalışan sayısı içinde yüzde 10’a çekmeyi planlıyoruz. O yüzden bu kotaları uyguluyoruz” demişti.
Sonra ise, “Şu an toplam nüfusumuz 74 milyon. Bu sayı içinde 30 milyon çalışanımız var. Bunun yüzde 25’i yani 7,5 milyonu tarımda çalışıyor. Biz bu sayıyı 3 milyona indireceğiz” diyerek devam etmişti.
Tabi ben bu açıklamalara itiraz etmiş, Türkiye’nin sosyal dokusunun, ekonomik şartlarının, tarım dışı alanlardaki istihdam olanaklarının bu tür radikal kararların alınması için yeterli olmadığını söylemiştim. Ayrıca tarım ve hayvancılıkta plansızlıktan kaynaklanan zorlukların olduğunu, yüzde 10 hedefinin sadece şeklen AB kriterlerine uyumu getireceğini ama sonrasında sosyal sorunların patlak vereceğini belirtmiştim. Büyükşehirlerin nüfus patlaması yaşayacağını, işsiz-güçsüz kalan insanların pimi çekişmiş bomba gibi sokaklarda dolaşacaklarını ifade etmiştim. O ise bana; “Eğer şeker Türkiye’de 350 dolara mal oluyor, Brezilya’da 300 dolar ise ben orada alırım” diye cevap vermişti. Ben de itiraz etmiş, burada 50 dolar gibi kâr etmiş görünmenin doğru hesaplama olmadığını, başkalarının çiftçisinin sübvanse edildiğini, işsiz kalan insanlarımızın maliyetini de hesapladığımızda ekonomik ve sosyal zararların kaçınılmaz olacağını, temel gıdalarda dışa bağımlı hale gelmenin dış ticaret açığını olumsuz etkileyeceğini söylemiştim.
Son olarak ise hayvancılığı konuşmuştuk. Bana “hayvancılıkta büyük çiftlikler kurulmasını teşvik edeceklerini” ifade etmişti. Ben de nasıl diye sormuştum. O da, “5 bin baş, 10 bin baş hatta 20 bin başlık hayvan çiftlikleri olacak” diye yanıt vermişti. Ben ise Anadolu’da hayvancılıkla uğraşan insanlarımızın kurban bayramları için yetiştirdikleri büyükbaş hayvanlarını büyükşehirlerde satarak yıllık döngülerini sağladıklarını vurgulamış ve büyük çiftliklerle bunların ilişkileri nasıl olacak diye sormuştum. O da “onlar da gidecek oralarda çalışacaklar” diye cevap vermişti. İtirazlarımın sonunda ise batılı ülkeleri kastederek:
“Adamlar yapmış, başarmış. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Onlar hangi yolu izlemişlerse, biz de aynı yoldan gideceğiz” diyerek son sözünü söylemişti.
İşte bu ifadeyle birlikte bendeniz fotoğrafın bütününe hâkim olma fırsatına ulaşmıştım ve üzüntüyle beraber şaşkınlığım kat be kat artmıştı. Özellikle o yıldan beri ne zaman buğday ithalatı haberlerini duysam, et ithalatı ile ilgili yazıları okusam, saman yüklü gemilerin fotoğraflarını görsem, dünyanın dört bir tarafından bakliyat getirildiğini duysam bütün bunları hiç tuhaf karşılamıyorum. Ben bu yaşadığım seyahatten sonra görmüştüm ki, bu iktidarın küresel sömürü çarkları ile mücadele etmesi mümkün değil. Çünkü her bir adım öyle veya böyle egemen güçlerin belirlediği yol haritasına göre atılıyor. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi kararı da açık olarak bunun bir ispatı olarak durmuyor mu?
Son olarak Çiftlik Bank gibi dolandırıcıların hangi oynak ve uygun zeminden yararlandıklarını ve iktidarın zaaflarından nasıl istifade ettiklerini bu yazıyı okuduktan sonra bir kere daha düşünmenizi tavsiye ederim. Neden o seyahat bana Çiftlik Bank’ı hatırlatmış, bilmem anlatabildim mi?