Cumhurbaşkanının cem evi ziyareti toplumda barışı çoğaltacağına kavga malzemesi bulmakta gecikmediler.
Bu kez cem evindeki resimlerin neden kaldırıldığını sorguladılar.
Cem evinin dedesini suçladılar.
Oysa mübarek Muharrem ayında bu buluşma, kardeşliğimiz için bir fırsattı.
Ne var ki her iki tarafın fanatikleri tarihsel süreçte olduğu gibi bugün de barışı dinamitleme malzemesi üretmede gecikmedi.
Oysa inançlı Alevi kardeşlerimizin toplandığı cem evleri, maneviyatın kuvvetlendiği mekânlar.
Pandeminin o kısıtlı günlerinde Sarıyer’deki İmam Hüseyin Cem Evi’ni ziyaret etmiştik.
Çocuklarımla karşısındaki diş merkezine tedavi için gittiğimizde, her gözümüze çarptığında bahçe duvarlarına yazdıkları Hacı Bektaş Veli’ ye ait güzel sözleri okumaktaydık:
“Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız.”
“Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.”
“İncinsen de incitme.”
“Murada ermek sabır iledir.”
“Eline, diline, beline sahip ol.”
“Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.”
Bu güzel sözlerin etkisiyle çocuklarımla cem evine gittik, bahçede candan hoş geldiniz dedi bir grup.
Bizden önce giden hanımlar, çantalarından çıkardıkları şalı başlarına bağladılar.
Görevli dedenin odasına götürdüler.
Masası üzerinde bir dolu kitap en üst kısmında ise Kur’an-ı Kerim vardı.
Güler yüzlü bir hanım, “Canlar çay için” dediğinde, çay eşliğinde sohbet uzadı.
Gayet eğitimli dedeye bazı sorular sordum.
Bazen ayetlerle destekleyen güzel cevaplar aldım.
Cem evini gezmek istediğimizi söylediğimizde dede yardımcı oldu.
Duvarlara ayetler yerleştirilmişti.
Şûrâ Suresi’nden iki ayet gözüme çarptı;
“Allah’ın iman edip hayra ve barışa yönelik iyi işler yapanlara müjdelediği işte budur. De ki: Ben buna karşılık sizden, yakın akrabamı/ehli beytimi sevmeniz dışında bir ücret istemiyorum.”
“Kim bir iyilik/güzellik üretirse onun için, o ürettiğine bir güzellik daha ekleriz. Çünkü Allah Gafûr’dur, çok affeder; Şekûr’dur, iyiliğe karşılık verir/teşekkür eder.”
Yukarı kata çıkıp, semah yapılan salona girerken ilk hatamız pabuçlarla içeri girmeye teşebbüs etmemiz oldu.
Görevli dede uyardı: “Ayakkabıyla girmiyoruz.”
İçeride maneviyat elbette vardı, yine yüksek seki üzerinde Kur’an-ı Kerim durmakta idi.
Avrupa’nın tezi olan cem evlerindeki resimleri baz alarak Alevileri, Müslüman’dan çok Hıristiyanlara yakın gösterme girişimi, “Ali’siz Alevilik” tasavvuru, özellikle eğitimli dedelerin cemaatlerini bilgilendirmeleri ile başarıya ulaşamadı, çok şükür.
Zaten yazmışlar;
“Alevinin önderi Muhammed Mustafa’dır,
Kutsal kitabı Kur’an’dır,
Yaratıcısı Allah’tır.”
Tanıdığım bir öğretmen arkadaşım vardı namazlarını kılmakta, örnek alınacak bir yaşam sürmekte ve gururla, “Ben Aleviyim” demekteydi.
Rahmetli Alevi dedesi Mehmet İpekoğlu’nu nasıl unuturum.
Erbakan Hoca ile birlikte Anadolu’yu dolaşmakta idi.
Doksanlı yıllardı, Yozgat’ta karşılaşmıştık.
Dersim sürgününden acılarla doluydu, anne-babasını bütün yakınlarını kaybetmiş, beşikte bebekken sırtından almıştı süngü yarasını.
Yaşlı ihtiyar, sırtını açıp, kalleş süngü yaralarını göstermişti.
Asırlık kapanmayan kapkara yaraların nasıl hâlâ acı verdiğini ağlayarak anlatmıştı.
Ne güzel namaz kılardı Mehmet Dede.
Kavgaya değil kardeşliğe muhtacız.
Dindar bir Sünni profesörden dinlemiştim asistan alırken, “Alevi öğrencimi seçtim diye eleştiren çıkarsa; en çok hak eden talebemdi, edepli terbiyeli, üniversiteye İstanbul’un en uzak noktasından gelirdi, yoksulluğu üstünden başından belli olmaktaydı, tırnakları ile toprağı kazdı, o emeği yok sayamazdım” demişti.
Bir başka güzelliği de Alevi işadamı kardeşimiz yapmış, tanıdığım bir başörtülü öğrenciyi, çevresinin itirazına aldırmadan, “O başarılı ama çok yoksul” deyip yurt dışına doktoraya göndermişti.
Bu güzel örnekler çoğalmalı.
Birlik beraberliğimize bazı fanatiklerin zehir saçmasına asla fırsat tanınmamalı.