Yazının başlığı okuyucularımızı şaşırtmış olabilir. Başlık kendi içinde bir tezat içeriyor ancak ülke olarak ekonomide yaşadığımız durumun ifade edilmesi amacıyla bu başlığı tercih ettim. Malumunuz olduğu üzere son dönemde açıkladığı istatistikler nedeniyle tartışmaların odağında olan TÜİK son olarak Türkiye’nin ikinci çeyrek büyüme rakamlarını açıkladı. TÜİK, özellikle son 9 aydır derin bir ekonomik krizle karşı karşıya kalan Türkiye ekonomisinin yılın ikinci çeyreğinde %7,6 oranında büyüme sağladığını ilan etti. Bu yazıda TÜİK tarafından açıklanan verilerin güvenilirliği ile ilgili tartışmaları bir yana bırakarak birçok vatandaşımızın kafasında oluşan, “Ülke bu kadar büyük kriz yaşarken ekonomimizde nasıl oluyor da bu kadar büyük oranda büyüme yaşanıyor?” sorusuna kendi kanaatime göre cevap vermeye gayret edeceğim. Öncelikle şunu ifade edelim ki ekonomik büyüme bir ülkenin gayrı safi yurt içi hâsılasında (GSYİH) belirli bir dönemde yaşanan değişimin yüzdesel ifadesi olarak tanımlanabilir. Bir ülkede reel anlamda büyümenin sağlanabilmesi için sermaye miktarında artış yaşanması, emeğin yani istihdamın artması, emeğin verimliliğinin, beşeri sermayenin artması, gelir dağılımı adaletsizliğinin azaltılması ve katma değer üretmek amacıyla kullanılan teknolojinin gelişmesi temel koşullar olarak ifade edilmektedir. 

TÜİK’in açıkladığı büyüme rakamlarına gelince; halkın büyük bir kesimi sürekli olarak alım gücünü kaybederken, TÜİK’in açıkladığı işsizlik rakamlarında araya sıkıştırılmış bazı kalemlerde gizlenen işsiz sayıları artarken, teknoloji kullanımında ve beşeri sermayenin en önemli çıktılarından olan işgücünün verimliliğinde düşüş yaşanırken ülkenin bu denli ciddi oranda büyüme istatistiğine sahip olması elbette normal değildir. Bugün ilan edilen ve iktidar yanlıları tarafından ekonominin iyiye gidişi konusunda referans gösterilen büyüme, sürekli olarak kredilerle borçlandırılan, birkaç hafta önce bu köşede yer alan, “Ekonomik kriz var ama tüketim neden azalmıyor” başlıklı yazımızda ifade ettiğimiz gerekçelerle sürekli tüketmeye itilen toplumun ve kamu maliyesi politikalarında muslukların açılmasının sonucunda ortaya çıkmış aldatıcı ve geçici bir büyümedir. Merkez Bankası Başkanı’nın da şikâyetçi olduğu yüksek meblağlara ulaşan kredi kullanımı ve bütçe disiplininin ortadan kalkmasına neden olan harcamaların neticesinde oluşan talep geçici olarak büyümeye neden olsa da uzun vadede ülke ekonomisine zarar vermektedir. Oluşan talep neticesinde arzı iç piyasada karşılanamayan özellikle yüksek katma değerli ürünler ithal edilmekte ve bunun sonucu olarak ithalat patlamaktadır. 2021 Temmuz ayında %82,7 olan ihracatın ithalatı karşılama düzeyinin 2022 Temmuz döneminde %70 seviyesine düşmüş olması bu durumun acı sonucudur. Yani oluşturulan bu büyüme balonu ülkede reel anlamda istihdamda, teknolojide, sermaye birikiminde büyüme yaşanmasına neden olmadığı gibi ülke ekonomisinin dış ticaret kaynaklı zararını artırmaktadır. Üstelik bu büyüme rakamları toplumun tüm kesimlerine yansıyan rakamlar da değildir ve özellikle büyük sermaye sahipleri çok yüksek düzeyde büyürken geniş halk kitleleri alım gücünü her geçen gün kaybederek küçülmeye devam etmektedir. Nitekim açıklanan büyüme verilerine göre büyüme rakamlarına en yüksek katkı sağlayan sektör %26,7’lik payla bankaların da içerisinde yer aldığı finans ve sigortacılık sektörü olmuştur. Yani para sahipleri herkesten daha fazla büyümüştür. Diğer yandan ücretlilerin ekonomiden aldıkları pay 1990’lı yılların altına düşerek %25 seviyesine gerilemiştir. Bu durum açıklanan büyümenin toplumun farklı gelir ve refah seviyesine sahip kesimleri arasındaki yansımasının ne kadar farklı ve adaletsiz olduğunun göstergesi niteliğindedir.

Büyümeye katkı bağlamında ikinci sırayı hizmet sektörü almıştır. Sanayinin büyümeye katkısı ise sadece %7 civarında olmuştur. Yani sanayinin büyümeye katkısı oldukça düşüktür. Türkiye’nin genel anlamda düşük katma değerli ürünler üreterek ihraç eden, yüksek talep gören ve yüksek katma değerli ürünleri ise ithal eden bir ülke olduğu da göz önüne alındığında karşı karşıya olduğumuz durumun Bhagwati tarafından ortaya konulan “Yoksullaştıran Büyüme” teorisine uygun bir durum olduğu ifade edilebilir. Hülasa; bugün önümüze konulan büyüme tablosu sürdürülebilir ve ülke ekonomisine reel katkıları olan, refah ve kalkınma üreten bir büyüme tablosu değildir. Önemli olan rakamları büyütmek değil, toplumun refahını ve ülkenin kalkınmışlığını artıracak reel büyüme sağlayacak adımların atılmasıdır. Aksi halde sadece psikolojik açıdan sınırlı bir etki ile günü kurtarsak da uzun vadede daha büyük kaybetmeye devam ederiz Allah muhafaza…