Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “Şanghay Beşlisi” çıkışı elbette bir ilk değildi. Burada ilk olan hususlardan birisi; Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti tarafından bu açıklamaya vakit geçirilmeden verilen olumlu tepki, bir diğer tabirle ortaya çıkan “Avrasya refleksi” idi.
Örneğin, Rusya Parlamentosu’nun Üst Kanadı Federasyon Konseyi’nin Savunma Komitesi üyesi Aleksey Puşkov, “Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİO) üyeliği Erdoğan için mantıklı bir adım olurdu. ŞİÖ, AB’den farklı, onun yerine geçemez. Fakat AB’den farklı olarak ŞİÖ üyeleri tamamen egemen” açıklamasında bulunurken; Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Gıng Şuang, “Türkiye’nin ŞİÖ ile işbirliğini derinleştirme arzusuna büyük önem veriyoruz. Türkiye Avrasya’da önemli bir ülkesi” dedi.
Burada dikkat çekici husus, düne kadar bu konuda sessizliğini koruyan Çin’in Rusya ile eş zamanlı olarak yaptığı açıklamaydı. Çin, bu çıkışıyla ŞİÖ’nün sadece Rusya’dan oluşmadığı mesajını verirken; Türkiye’ye de “ben de buradayım” diyordu. Anlaşılan Çin, Türkiye’nin ŞİÖ üyeliği sürecinde bütün inisiyatifi Rusya’ya bırakmak istemiyor. Ve bu husus Türkiye’nin Avrasya eksenli denge arayışında önemli bir avantaj. Yani süreç tam da istenildiği gibi gidiyor.
Diğer taraftan Türkiye’nin Şanghay çıkışına bazı kesimler tepki gösterebilir. Bunu oldukça “normal” karşılamak lazım. Ne de olsa ezber bozmak kolay olmuyor. Özellikle de mesele “Batı Muhipliği”, “Mandaseverlik” olduğunda. O yüzden “NATO kafa, NATO mermer” deyip geçmek lazım...
Doğu’nun Bakış Açısı Önemli!
İşin trajikomik boyutunu bırakıp, daha gerçekçi bir açıdan meseleye yaklaşıldığında, bu gelişmenin Ankara’nın Türk-Batı ilişkileri (bir diğer ifadeyle Yeni Batı Politikası) ve “Yeni Doğu Politikası”nda önemli bir çıkış/merkez alanı oluşturan “Avrasya Dörtlüsü” bağlamında başlattığı süreci de rahatlatıcı bir hamle olduğu ortada. En azından egemenliğinizi ipotek altına almaya çalışan bir irade yok karşınızda!
Diğer taraftan, “Türkiye-Pakistan-Afganistan-Özbekistan Dörtlüsü”nün Çin ve Rusya açısından nasıl algılandığı ya da algılanacağı da oldukça önemli. Bu “Dörtlü”, Rusya-Çin ikilisi tarafından Avrasya jeopolitiğinin ve Yükselen Doğu’nun tamamlayıcı bir parçası olarak kabul edildiği takdirde, o zaman Doğu ya da daha spesifik anlamda Avrasya kazanacaktır. Bu noktada, Türkiye’nin sadece küresel bağlamda değil, Doğu’nun kendi içerisinde de önemli bir denge unsuru olabileceği mesajını ilgili tarafların doğru anlaması büyük bir ehemmiyet arz etmektedir.
Eğer Doğu akıllıca hareket eder ise; o zaman Türkiye, Rusya ve Çin arasında potansiyel rekabet alanı olan Türk-İslam coğrafyasında dengeleyici bir aktör olarak yerini alabilir. Bu husus, bölgenin Batı’nın kontrolünde olmasından daha tercih edilebilir bir neden olarak da görülebilir.
Aksi takdirde, Doğu yükselirken bir anda ciddi bir güç kaybına uğrayabilir; özellikle de ABD’nin Çin’i ve Rusya’yı çevrelemeye çalıştığı bir dönemde. Bu da hiç kuşkusuz Rusya ve Çin’in Balkanlaşma süreci ile eşdeğer olacaktır. O yüzden Doğu’nun bu iki büyük gücünün Batı, özellikle de ABD’nin düştüğü “ortaklık” anlayışındaki hatayı tekrarlamaması büyük bir önem arz etmektedir. Bu noktada Doğu büyük bir sınav ile karşı karşıyadır. Kaybettiği takdirde bunu telafi edebilmesi en az bir yüz yıllarını alacaktır.
Bunun ne anlama geldiğini hiç kuşkusuz en iyi Batı bilir! Türkiye’yi kaybeden Batı sadece hegemonyasını değil, kendi güvenliğini de büyük ölçüde riske atacağının farkındadır. Dolayısıyla Türkiye bu nazik durumun farkında olarak Büyük Satranç Tahtası’ndaki hamlelerini yapmaktadır.
Türkiye’nin “Büyük Satranç Tahtası” olarak adlandırılan “Genişletilmiş Avrasya Jeopolitiği”ndeki eşsiz konumu onu “paylaşılamayan bir aktör” konumuna taşımış durumda. Türkiye, bu süreci akıllıca yürüttüğünde fazlasıyla kazançlı olabilir. Açıkçası taraflardan bir kısmı Türkiye’yi kazanmak isterken; diğer taraf onu kaybetmeme refleksiyle hareket edecektir. İşin doğası bunu gerektirmektedir.
Avrasya Balkanlarından Batı Balkanlaşmasına...
Bu arada, Batı’nın daha öncekilerden farklı olarak “derin bir sessizliği” tercih etmesi elbette dikkatlerden kaçmıyor. Daha öncekilerde olduğu gibi “Hayır, siz bu kulübün bir parçasısınız” açıklamasını muhtemelen bazı çevreler çok bekledi. Daha çok beklerler...
Kuşkusuz, Batı’nın tepkisi kadar, tepkisizliği de oldukça önemli. Fakat bu sefer işin rengi farklı. 15 Temmuz öncesi bu tür çıkışlar ya da “tehlikeli sessizlik” belki bir şey ifade ediyordu ama artık bunun bir karşılığının olmadığı ortada. Batı, Türkiye’yi kaybetmeye başladı. Dolayısıyla Batı, özellikle de ABD daha dikkatli bir söylem kullanmak zorunda. Çünkü işin ucunda Türkiye’yi tamamıyla kaybetmek var.
Türkiye’nin bu çıkışı, ABD’nin “Avrasya’yı Balkanlaştırma” hedefinin de sonu anlamına geliyor. ABD/Batı, elbette bunun farkında. Farkında olduğu bir diğer husus ise, Türkiye’nin bu hamlesinin Batı dünyasında Balkanlaştırma sürecinin önünü açmış olması. Mültecilerin bir süreliğine yönünü Avrupa’ya yöneltmesi arttı da yetti bile...
Türkiye’nin, Soğuk Savaş sonrası jeopolitik ve stratejik önemini bir anda pula çevirip, ona pis işlerde kullanılıp atılmış aktör psikolojisini yaşatanlar, bugün o aşağılık tutumlarının bedelini çok ağır ödüyorlar.
Bu daha başlangıç!