Siyasi rejimi ne olursa olsun, “devlet” olarak tanımlanan kurumun öncelikli işlevi, aynı zamanda birincil ödevi, kendi varlığının kurucu unsurları da olan ülke ve toplum için güvenliği sağlamaktır. Burada dikkat edilmesi gereken ince bir fark vardır. O da, ülke ve toplum içinde güvenliği sağlamak işlevini, devlet bu iki kurucu unsurun dışında ayrı ve bağımsız bir varlıkmış gibi yerine getirir, şeklindeki anlayıştır. Genel olarak, bu anlayışın tarihten gelen yanlış bir algıya dayandığı ve yaygın olduğu belirtilebilir. Çünkü karışıklığın, kargaşanın, öz olarak herhangi bir kuralın kabul edilip işletilmediği bir ülke ve toplumda, belki kısmi, değişken ve birbirine karşıt güvenlik alanları ortaya çıkabilir, ama bu durum o ülkenin ve toplumun “devlet” kurumu düzeyine ulaştığı sonucunu vermez. Dolayısıyla, genel, eşit, ülke ve toplumun varlığını gerçekleştirici bir yapıdan da söz edilemez. Onun için, devletin güvenliği sağlaması, ülke ve toplumun varlığını doğrudan özümlemesi anlamına gelir. Buna rağmen, bir ülkede ve toplumda, doğaları gereği, kısmi, değişken ve farklı güvenlik alanları ortaya çıkabilir ve bunları gerçekleştiren şeyi “iktidar” olarak nitelendirmek mümkündür. Ancak, iktidar bir olgu olarak mahiyeti gereği değişkendir, derece ve ölçüsü daima farklı kullanımları içerir. Hele devleti, bu mahiyet ve nitelikte bir olgu olan “iktidar” ile özdeşleştir isek, önce devletin tecelli imkân ve şartlarını, sonra da işlev ve ödevlerini ortadan kaldıran bir sürece bağlamış olursunuz. Nitekim kurum olarak devleti temellendirmeye, tanımlamaya, açıklamaya, kısaca varlığını, amaç ve işlevlerini kavramaya çalıştığımızda başvurmak zorunda olduğumuz hukuk, yani kamu ve anayasa hukuku, “iktidar”ı da içeren, ama farklı bir tanıma kavuşturan “hâkimiyet”, egemenlik ilkesini önerir. Hâkimiyetin millete veya topluma dayandığı söylenirken, kastedilen toplum ile devlet ilişkisinin anlaşılmasında başvurulması gereken ilkedir. Kuşkusuz, “hâkimiyet” kavram olarak daha başka alan ve olgularda farklı anlam ve kullanımları da barındırır. Özellikle, inanç alan ve olgusu söz konusu edildiğinde, hakimiyetin anlamını o alan ve olgu bağlamında değerlendirmek zorunluluğu vardır. Yanlış kıyas ve benzetmeler bütünüyle farklı yollara ve sonuçlara yönelinmeyi beraberinde getirir. Bu, aslında bir “bahs-i diğer”dir.
Devletle, son çözümlemede toplum ve ülkeyle ilişkili olan hâkimiyet ilkesini bir tarafa bırakıp, onun yerine “iktidar” olgusunu temel alıp ülke ve toplumun varlığıyla doğrudan ilintili olan güvenliği sağlamaya çalışmak, bir dizi sorunun ortaya çıkmasına uygun ortam hazırlamak anlamına gelir. Sayısız ve o nisbette mantıksız örneklerin, olayların durmaksızın birbirini izlediği bir coğrafyada ve ortamda yaşıyoruz. Adeta hayatımızın mutadı, amiyane deyişle, “rutin”idir bu durum. Bireysel düzlemde gerçekleşen bir takım acıklı, hüzünlü, ama ürpertici olaylara bakalım, nasıl bir güvenliksiz ülke ve toplumda, coğrafya ve ortamda yaşadığımızı, gerçekte dehşet duygusuyla algılamamız gerekir. Aldığı evin taksitini ödeyemediği için karısını ve çocuklarını öldürme, seyir halindeyken arabayı durdurup çocuğunun gözü önünde anne ve babayı kurşunlama, anlaşmazlık üzerine baba evine sığınan karısını, onun anne ve babasını katledip köyün yakınındaki dağa kaçarak yaptıklarını cep telefonu kamerasına alma ve daha nicesi olaylar her halde devletin güvenlik ödevini yerine getirdiği sonucunu vermez. Bu bireysel olaylar, elbette her toplumda ve her ülkede, daha doğrusu insanın toplu halde yaşamaya başladığı her ortamda gerçekleşmesi olası olaylar ve durumlardır. Bu tür olayların artışı ve nitelik farklılığı göstermesi, bireysel neden ve tutumlarla değil, toplumsal nedenlere bakılarak açıklanmayı, yani toplumsal bir “anomali”nin ortaya çıkıp çıkmadığını irdelemeyi gerektirebilir. Bunun düşündürücü bir örneğini 1870’li yılların Fransız toplumundaki intihar olayının artış göstermesi üzerine yaptığı araştırmayla Durkheim ortaya koymuştu. İktisadi çalkantıların ve siyasi devrimlerin doğrudan neden olarak alınmasından önce topluma ve devlete bakmak gereğini bu çalışmasıyla Durkeim, yeni ve farklı bir bakış açısı getirmesi bakımından sosyolojinin bağımsız bir disiplin olduğunu da ortaya koyuyordu. Ancak o disiplinin amacının da toplum ve devlete bakışın yeni bir anlama ihtiyacı olduğunu göstermekti. Bugün “ terör ” ve benzeri kategoriler içinde tanımladığımız olayları irdelemeye yönelindiğinde farklı yolların araştırılması herhalde bir gereklilik olmalıdır. Aynı şekilde paylaştığımız coğrafyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan olaylara ve durumlara bakışta daha geniş ve oylumlu kıyaslara ve değerlendirmelere ihtiyaç duyulması olasılığı yabana atılmamalıdır.