Seksenli yıllarda yoğun tartışma yapılan konulardan biri de “bireysel silahlanma” olarak nitelenen durumdu. Özellikle kamuoyunca tanınan bir ailenin genç bir oğlunun ölümü, tartışma konusunun önemli gerekçesi olarak ileri sürülmekteydi. Dönemin hükümetinin başbakanının şu sözü, toplum içinde ayrışmanın adeta kışkırtıcı ölçüsü işlevini üstlendi: “Bizim halkımız, silahı sever.”

Bu sözün doğruluğunu veya yanlışlığını isbat etmek zaten kendiliğinden bir tartışmayı beraberinde getirir nitelikteydi, üstelik genelleştirilmiş bir önyargıydı. Her genelleştirme ve önyargı, oluşacak karşıt görüşleri beslemede benzer imkânı sunar. Ancak bu tartışma konusunun yerleştirileceği bağlam tam olarak ortaya konulmadığı için, yapılan sayısız tartışmalarda olduğu gibi açık uçlu bir sonuca bırakıldı ve unutuldu. Tıpkı, özel sektör-kamu sektörü tartışmasında olduğu gibi. Gerçi, kamu sektörünün devletin ekonomi politikasının ana ilkesi kabul edilip uygulandığı uzun zaman dilimi içinde bile özel sektörün önemi, gereği ve itici imkânı daima ifade edilegelmişti. Ancak seksenli yıllarda köklü ve ciddi bir konum değişikliğine yönelik adım atılmış ve içten kararlı bir hareketin desteği söz konusuydu. Elbette tartışmanın, temel insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde gerekçelendirilmesi ihmal de edilmiyordu, ama bu hak ve özgürlükler bir tarafın varlığını önceleyen bir yaklaşım temelindeydi. Sözgelimi, toplu iş sözleşmeleri, sendikalar ve grevler, hak ve özgürlükler bakımından değil, istekleri, faaliyetleri, ekonomiye verdikleri olumsuz sonuçlar itibariyle değerlendiriliyordu. Dönemin başat tartışma konusuna sokuşturulan bir başka konu da, kırsal kesimde yaşayan nüfusun hâlâ çokluğuydu. Yani “köylülük”, “kentleşme” imajının işaret ettiği gelişme ve kalkınmanın önünde yıkılması gereken bir engeldi.

Bu ve benzer tartışmalar, sonraki yıllarda hararetini giderek kaybetmeye yüz tuttu, daha önemlisi bir çeşit unutulmuşluk sürecine bırakıldı. Yeniden gündeme gelebilir mi? Sözel anlamda daima ihtimal dâhilindedir. Fakat gerçek anlamda, örnek olarak andığım bu üç tartışma konusu, adı zikredilmese de, etki ve sonuçlarıyla hem gündemde, hem de devletin ekonomi politikasının belirleyicisi konumumdadır. Yaşanılan bir takım olaylar, sorunlar, yıkımlar, dikkatli bir gözlemle etki ve sonuçlarını tesbit edebilir. Bunun için, öncelikle bütüncül bir bakış açısına, toplumsal gerçekliğe nesnel yaklaşıma, haydi daha kestirmeden, ama içten ve özden olarak “yerli ve milli” olmaya ihtiyaç vardır. Doğrusu bu tür kavramların, nitelemelerin, adlandırmaların da nasıl hoyratlığa fütursuzca feda edildiğini de asla kıldan çıkartmamak gerekiyor.

Bütüncül bakabilmenin ön şartı, neden-sonuç bağlantısını mutlaklaştırmadan kendi bağlamları içinde doğru bir şekilde kurabilmektir. Bütüncül bakabilmenin ana dayanağı ya da temel ilkesi çeşitli unsurları içerebilir, ancak kendi içinde belli bir denge ve bütünlük oluşturması şarttır. Bu bir usul, yöntem meselesidir, işaret etmekle yetiniyoruz.

İşte bütüncül bakıldığı takdirde, bir defa 12 Eylül Hareketi’nin yöneltildiği (yöneldiği değil) amacın, bu amacı gerçekleştirmek için başvurulan yöntemlerin, bu yöntemlerin işlevlerini ve işleyiş biçimlerinin, etki- tepki değişkenlerinin ve nihayet sonuçlarının doğru tesbit edilmesinin önü açılabilir. Geçen haftaki “Kapitalizmin Oyunları” yazımızda, kapitalizm, aynı zamanda siyasi ve emperyalist niteliği kimliğinin bütünlüğü içinde kavrar demiştik. Şimdi, niçin Ortadoğu cehennem ortamına dönüştü, sorusunu sormanın anlam ifade etmediğini düşünmek aşamasındayız. Çünkü bu sorunun cevabı, sorunun kaynaklandığını sorun olarak görmek demektir. Aynı şekilde, ilk bakışta çok masum gibi gözüken bizim halkımız silahı sever” sözü için de geçerlidir. Bu “silahlanma”nın devletin ekonomi politikasına taşınması anlamına gelir. O da, kapitalizmin, asıl besin kaynaklarından olan silah sektörünün dinamik halde işlemesine bağlanır. Kamu-özel sektör dikotomisini, yani çatallaşmasını temel tartıma konusu halinde kavramaya başladığında, sözgelimi Doğu ve Güneydoğunun doğal iktisadi faaliyetinin yok edilmesine teşne politikalara mahkûm olursun. Et ithal ederek çözüm ürettiğini sanırsın, ama aldanırsın. Oysa bu “ terör ” olarak ortaya çıkan ve sorun olanın destekleyici unsurudur sadece.