SOKAKLARIMIZDA BÖYLE
Bizim çıkmazın başında, sokağımızın mukimi iki emekli konuşuyorlardı. Hemen yanlarındaki dükkanın önünde bir iskemlede oturmuş, ikram edilen çayı içiyordum. İhtiyarlarımızın tartışmalarını duydum.
Birinin elinde yarı dolu iki poşet vardı; üzerindeki yazıda, en yakın marketin adı olan. Sayın Erdoğan galiba başbakan iken, “Bakkalları kapattık artık” müjdesini verdiğinde, o da sevinmiş miydi bilmiyorum. Bakkalları, bugün şikayetçi olduğu marketler kadar konuşup konuşmadığını da bilmiyorum.
“Sen seçmesini bilmiyorsan, ben ne diyebilirim?”
“Ne yapacağımı şaşırdım” diye yakınan komşusuna böyle dediğini duyunca eli boş olan emeklimizin, market müşterisinin poşetindeki domateslerin ezik ve çürük olduğunu sanmıştım. Domates deyip geçmemeli, onun da sert ve iri olanlarını seçmeli insan.
“Başka adam mı vardı?”
Poşetli emeklimizin bu itirazıyla, yanıldığımı ve mevzunun domates olmadığını anladım. Bakkalları çoktan unutmuşlar ve galiba marketlere de razı olmuşlardı. Adam dediğine göre, şikayet konusu siyasidir kanaatine vardım. Geçen asrın, leb demeden leblebiyi anlayan insanları arasında sayıldığımı hâlâ unutmadım çünkü.
“Sana o zaman da çok söyledim. Sen cadde kenarındaki reklam afişlerine takıldın kaldın. Adamı da oradan biliyorsun.”
Eli boş fakat kafası hiç de boş olmayan komşunun, reklamcılar üstünden kıyımı hoş değildi.
“Hâlâ başka adam mı var, diyorsun. Türkiye 85 milyon. Bir başka adam olması için bir 85 milyon daha mı istiyorsun.”
Eli poşetli emeklimiz, komşusunun felsefesinden sıkılmıştı ama, diğeri daha yeni hız alıyordu.
“Başka adam mı var, başka adam mı var? Demek ki sen adamların sicil amirisin.”
“Hayır, hayır” dedi poşetli emeklimiz. “Ben maaşına zam bekleyen bir emekliyim.”
“Müdde-i umumi gibi bir emekli. Adam mı var derken, adam yok derken, sen kimi suçladığının farkında mısın?”
İşte bu cümleden sonra hemen kalktım yerimden ve müdahale ettim komşularıma. Müdde-i umumi diyerek savcılık makamını sohbetine katanı susturdum özellikle.
“Terörist arayan bakışlara yem mi edeceksiniz birbirinizi? Emekli sıfatınız, onları ve olanları kabul etmenize yetiyorken, birbirinizi sevmenize az mı geliyor yoksa?”
Eli poşetli komşu, ne arkadaşını anladı, ne de beni. O hâlâ, “Poşettekiler bu kadar eder mi? Ne yapacağımı bilmiyorum,” diyordu.
HABER SİTELERİMİZDE BUNLAR VAR
Vakit, radyolu yıllarımızda kulaklarımızı verdiğimiz 22.45 gece ajansı suları.
Millî Gazete’mizin internet sitesine bakıyorum: İlk haberin başlığı şöyle: “Mülakat kalkacak mı? Merak edenlere kötü haber! Erdoğan çark etti.”
Sayın Erdoğan’ın söyledikleri şunlar: “Mülakatlar çok sınırlı ve çok özel meslek gruplarında gerekli olabilir. Elbette mülakat komisyonlarının objektif kriterlerle oluşturulması konusu da çok mühim bir konu. Ben seçim vaadlerim içinde böyle bir söz verdiysem, bunu Milli Eğitim Bakanımla, İçişleri Bakanımla görüşmek suretiyle, yeni bir yol haritasıyla iletiriz.”
Sayın Erdoğan’ın bu izahını okuyunca gazetemizin sitesinde, merhum Demirel’i düşündüm. O farklı kelimelerle anlatırdı düşüncelerini.
“Mülakat yapılacaksa yapılacaktır. Binaenaleyh biz,mülakatın yapılacağını veya yapılmayacağını fevkalade biliriz. Bakanlarım vardır. Bakanlarımın yol haritası vardır, navigasyon cihazı vardır, pusulaları vardır. Binaenaleyh bunlara baktıkları için bakandırlar.”
Sitemizden yazacağımız ikinci haber, videolu bir Cübbeli Ahmet vaazı. Pahalılığa beklenmeyen tepki vermiş siyaset yorumcusu da yapılan vaiz bey: “Bu azap değil de ne?”
İktidarı hedef alan yorumlarda bulunulan vaizin dedikleri: “Ee şimdi biz kesilecek koyun gibi bıçağımız bilenirken, hahaha hihihi yapan bir duruma geldik. Koyundan daha enayi, ahmak bir duruma geldik.”
İsteyenin tamamını bulup dinleyeceği ve vaaz olduğu iddia edilen Cübbeli söyleminin benzeyen ve benzetilenleridir bizim dikkatimizi çeken.
Kendisini ve kendisi gibi düşünenleri diyemesek de, kendisine yakın bulduklarını, ahmaklık ve enayilik benzetme yönünden giderek, koyun gibi görmesine veya koyunluğu kabul etmesine itirazımız yok.
Lakin, koyunları enayi ve ahmak olarak bilmesini, kabul etmesini şiddetle reddederiz. (İlgili vaize, çoban ve koyun üzerine gereken dersi umarız gazetemizde yazan hocalarımız verirler. Biz çoban da olan bir peygamberin ümmetiyiz. )
“Hahaha, hihihi yapan bir duruma geldik” diyor. Niçin geldiniz, nerde geldiniz, nasıl geldiniz sorularına da bir cevabı olmalı söz konusu vaizin. Hatta “Bıçağımız bilenirken” tespitini de izah etmeli. “Kim, nerede, hangi bıçağı, kimlerle bilemiş?”
Bir diğer haberi de sitemizin, Cumhurbaşkanı Saynı Erdoğan’la doğrudan alakalı. Başlık şöyle: “Erdoğan tasarruf diyor! Saray bir günde 15 milyon TL harcıyor.”
2022 yılı Sayıştay Düzenlilik Denetim Raporuna dayanan bir gazete haberinde, Cumhurbaşkanlığı Sarayının bir günlük harcamasının 15 milyon TL’yi aştığı iddia edilmiş.
Son haberimiz ise oldukça siyasi. Bu günlerde en çok konuşan ve konuşulan parti başkanı Sayın Akşener konu edilmiş.
“Meral Akşener’den çok konuşulacak Abdullah Gül çıkışı: Aday olsa da kurtulsak!”
İddia sahibi, Sayın Akşener’le dört saat sohbeti gerçekleştirdiğini söyleyen gazeteci Levent Gültekin.
“Abdullah Gül’e söylesen de keşke 2023’te aday olsa da kurtulsak.”
Sayın Akşener böyle demiş.
Adını yazdığımız bir gazeteciye mi demiş, yoksa Abdullah Gül adına sohbete gelmiş bir elçiye mi demiş? İlk soru bu.
Sohbetçi gazetecimizin Sayın Gül ile bir bağlantısı yoksa, niçin Sayın Akşener’e itiraz etmemiş. Sizin söyleyecek kimseniz yok mu, diyerek. Ya da haberleşme aracı olarak gazetecileri kullanma alışkanlığınız mı var, sorusunu yönelterek.
“Aday olsa da kurtulsak” arzusu da muğlak, söylediği iddia edilen Akşener’in.
Kurtulmak, ama kimden? Aday olacağı bilinen Sayın Kılıçdaroğlu’ndan mı, yoksa Sayın Gül’den mi?
Birbirlerine dört saat tahammül ettiklerini, haberini yazarken en başta vurgulayan gazeteci kişi bunu da sormamış.
Sitemizin haberindeki son cümlesi de şu:
“Bir gün Abdullah Gül’le karşılaştım. Akşener’in sözlerini aktardım, ciddiye almadı.”
Burada da çok soru var cevabı aranacak.
Abdullah Gül ve o gazeteci karşılaşması ciddi bir karşılaşma mıdır?
Belgesi olmayan bir aktarmayı ciddiye almak, ciddiyet midir?
Daha önce Sayın Abdullah Gül’e neleri ciddiye aldırdı ki, son aktarmasının ciddiye alınmadığını iddia ediyor söz konusu ettiğimiz o gazeteci.
Ciddiye aldık ve böyle yazdık.
EY AMERİKA VE RÜYACILARI
Bu bayraklı ve “Love Erdoğan” yazılı kamyonet resmini, Cumhur İttifakına en yakın gazetelerden Yeni Şafak’tan aldık.
Ürkütücü bir New York ıssızlığında caddelerde görüntü vererek tanıtım yapıyormuş.
New York’ta böyle tanıtım turları atmak moda mıdır, başka ülkeler de yapar mı kendilerince uygun buldukları zamanlarda, bilmiyoruz.
Yazılı kamyonet görüntüsü bize tam bir Türk işi gibi geldi.
Bizim neslimiz, yani Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın nesli çok iyi hatırlar; Yeşilçam filmlerinin gösterildiği kasaba sinemalarının, önceleri at arabaları üstünde, sonraları kamyonet kasasına asılmış afişlerle sokakları dolaştırarak müşteri toplamaya çalıştıklarını.
Bizimkiler, belki de iletişimcilerin en üst zekalılarının yarıştığı bir şehirde böyle bir tanıtımla en iyi neticenin alınacağını hesap etmişlerdir. Yeni Şafak resim altına, sürekli kullandıkları “Çok beğeni topladı” klişelerini keşke koysaymış.
Sosyal medya ekranlarında, New York caddelerindeki Türk kamyoneti resmi dolaşırken, “Saadet Aybastı” da bir Çağlayangil anısı sürüvermiş ortama. Okuyunca o günleri hatırladık ve yeni nesiller de bilsin diye buraya koyduk.
"Amerika’ya gittim, Başkan Jimmy Carter’dan 10 dakikalık bir randevu için 20 gün bekledim, nihayet randevu alabildim. Odasından içeri girdiğimde Carter, odasında elleri arkasında, ayakta ve camdan dışarı bakıyordu, selam verdim, dönüp bakmadı bile. Anlaşılan azarlanacaktım, bana yüzünü bile dönmedi ve ben cesaretimi toplayarak daha önce ezberlediğim kısa metni konuşmaya başladım:
‘Sayın Carter malumunuz uyguladığınız ambargo ekonomik olarak bizleri son derce zor durumda bıraktı, bunun kaldırılmasını istiham ediyoruz, falan filan...’
Carter hiç oralı değil ve ben son derece tedirginim. O sırada Carter’ın masasının üzerinde duran 10 kadar telefonun, kırmızı renkli olanı çaldı. Telefonun kırmızı renkli olması önemli bir hat olduğunu düşündürdü. Carter telefonu aldı, ahizeyi kulağına götürdü. Birkaç saniye sonra yüzünde hayret ve endişe ifadesi belirdi. Telefonu kapadı ve bana doğru dönerek,
'Sayın Çağlayangil böyle önemli bir konu ayaküstü konuşulmaz, isterseniz bunu akşam yemeğinde görüşelim’ dedi.
Ve zoraki gülümsedi. Ben hemen anladım ki, bizim lehimizde ve bunların aleyhinde bir durum gelişmişti.
Dedim ki ‘Ne oldu sayın Carter, demin hiç pas vermiyordun, beni adam yerine bile koymuyordun, şimdi de akşam yemeğine davet ediyorsun.’
Carter dedi ki, 'Sizin geçimsiz ortağınız Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve arkadaşları bakanlar kuruluna baskı yaparak, ABD’nin Türkiye’deki tüm üslerine el koydular.’
Bir anda kendimi Carter’dan üstün gördüm. O ezik halimden hiç bir iz kalmamıştı. Göğsüm kabarmıştı. İlk kez Erbakan sayesinde Bakanlık zevkini tattım."

