Odasına vardım,
Merdivenleri boyalı
Bugünün boyalı merdivenleri gibi günlerce gazeteleri işgal etmişti istiklal caddesi kaldırımları; R.P’nin İstanbul belediyelerini kazandığı o yıl.
Bir isyan, bir tuğyan: Bizi yeşile boyuyorlar, yeşile boyuyorlar her yanımızı...
Beyoğlu Belediyesi kaldırımların kenarlarını bir sıra yeşil, bir sıra beyaz kullanarak boyamıştı. Protesto, kaldırımların renklendirilmesine gösteriliyordu. TV’lerin akşam haberlerine canlı yayınına bağlanan emekli albaylar, kaldırımların sadece ve sadece kirli sarı-kahverengi bir renkten başka bir renge boyanamayacağını, aksi tutumun belediyecilikten anlamamak olduğunu anlatıyorlardı. Kaldırımların şiirlerini yazan şairi biliyorduk. Kaldırımlar üzerine ihtisasları olan çok çok albaylarımızın olduğunu da o günlerde öğrendik. Gerçi herşeyi bilen onlar, bir kaldırımları mı bilmeyeceklerdi
Olayın muhatabı Beyoğlu Belediyesi tarafında ise tam bir şaşkınlık, korku, endişe ve ay biz ne yaptık telaşı...
Elimizde bu boyalar vardı. Kötü bir niyetimiz yoktu. Beğenirsiniz sanmıştık. Hemen bu gece değiştiriyoruz efendim o yeşilleri. Zaten biz durakların yerlerini değiştirsek bile size sormayı, danışmayı planlıyorduk. Kusurumuza bakmayın, bir daha tövbe...
İcraatını savunamayan Beyoğlu Belediyesi tavrı bozarken refahlıların morallerini, bir gerçeği de öğrenmişlerdi ama: Yanlış adamlarla buraya kadar... Halbuki o haftanın içinde gazetelerin bazılarında, kaldırımları yeşil-beyaza boyamış Anadolu şehirlerinin haberleri vardı. Güzel görünümlü caddelerin mimarı o belediye başkanları çıkıp demişlerdiki: Kaldırımlar böyle güzel olduğu için boyadık. İtiraz eden ağzının payını bizden alır.
Hiçbir itiraz gelmedi o şehirlere, ne kartel gazetelerinden, ne tv’lere bağlanan emekli albaylardan.Ki o Anadolu şehirlerindeki belediyelerde her partiden başkan vardı.
O Beyoğlu, kaldırımları ve merdivenleri ile yine gündemde. Değişim renkli merdivenlerle sınırlı değil, Kahverengili kaldırımları isteyen gençliğimiz de çok değişmiş. İçlerine gezi ruhu girdiğinden midir, nedir Yahut biber gazının olumlu etkisi.
Neden hiç kimse boya sanayimizin bir sıkıntısı olup olmadığını, badana mevsiminde yeterli verimi alıp almadıklarını araştırmıyor bu ülkede
Hangi reklamcı vermiştir bu aklı onlara Cafcaflı renkli boyalarla depolarını doldururken tüm belediyelerin, gri rengi de geceleri icraata koyup satmak hangi boya üreticisinin aklından geçerdi
Bu AKP hükümetini herkes dalgaya alıyor yahu.
Hayalleri olanın, başarısı olur
Bir Türk filmi seyrediyoruz kasabamızın sinemasında ilk gençlik yıllarımızda. Tamer Yiğit’in bir filmi...Yanmış yüzüne gönüllü bakılamayan bir adam rolünde. Evlendiği kız (Hülya Koçyiğit) da ailesinin paraya ihtiyacını bildiğinden... Yani konu bildik Türk filmi konusu.
Sinemanın genç seyircileri, ne olmuş Tamer abimize sorusuyla üzülürken, Avrupa’dan bir ameliyat haberi gelmesin mi Yani anlayın o günlerde bu ülkede tıp ilminin tuttuğu yeri. Yüz nakli olmak kimsenin aklında değil.
Doktor sorar filmin esas oğlanına (yani T. Yiğit’e): Sizi kime benzetmemizi ister siniz
O günlerde Avrupa’daki, yani Almanya’daki doktorlar da bilmiyorlar insandan insana yüz nakli olabileceğini. Benzetme yapabiliyorlarmış.
“Bu resimdekine benzemek istiyorum!”
Seyircilerin aklışını alır bu istek. Neden başkasına benzesin Yakışıklı olmak ister tabiki. Zaten yakışıklı olmasaydı artist yapmazlardı.
Yorumlar süredursun, nefesler tutulmuş sargıların açılmasını bekliyorlar. Son sargı da uzaklaşınca yüz derisinden, sinema salonunu inleten bir alkış, ıslıklar eşliğinde. Herkes seviniyor ameliyatın başarılı geçmiş olmasına. Doktoru kutluyorlar: Helal olsun aynen benzetmiş.
Yaptığı yüz nakli ameliyatlarındaki başarısı konuşulan Dr. Ömer Özkan’ı düşünürken, bu çocukluk anımdan faydalanmak istedim.
Sandımki o filmi bizim gibi o da izlemiş. Hayaller kurmuş sonra. Doktor olacağım ve yüzleri kazaya uğramış insanlara yeni yüzler yapacağım. Varsın onlar artist olmasınlar...
Çünkü o başarılara bir doktoru, ancak hayalleri ulaştırabilirdi.
Değilmiş, o filmden bir kaç yıl sonra doğmuş doktorumuz. Ama sonra görmüş müdür bilemem.
Filmini seyrettiğimiz artistimizi eski haline kavuşturan Alman doktor o kadar alkış almışsa, bizim yüz nakillerinin başarılı doktorunu ne kadar alkışlamamız gerekir
Kelebeğin rüyası mı, Milli Şef’in dünyası mı
Türk sinemasındaki hayallerden rüyalara geçersek, karşımıza Amerika’larda ödül arayan “Kelebeğin Rüyası” çıkar.
1941 yılının Zonguldak’ında geçen olayların işlendiği bu “Yılmaz Erdoğan” filminde seyircilere neredeyse, ah biz de yaşasaydık o yıllarda, dedirtecek saklamalar var, gizlemeler var.
Elbiseler güzel, ayakkabılar deri... İsmet Paşa yıllarının Türkiye’sinin filmi çekiliyor;kahramanlar Zonguldaklı mı, yoksa Çankayalı mı Belli değil.
Verem mi O ince hastalıktır, aşıkları bilir. O yıllarda mecburen olunacaktır.
1960 yılının Türkiye’sinde okullarda, camilerde çok duyulan cümlelerden birisi de “Yamalı gezmek ayıp değil, yırtık gezmek ayıptır” nasihatıydı.
Ayaklarda ise çoğu yanlarından yamalı ayakkabılar...
Açın bakın gazete kolleksiyonlarını; lastik ayakkabı markalarının rekabetini göreceksiniz her sayfada.
Lakin “Kelebeğin Rüyası”ında ne bir yamalı elbise görüntüsü, ne bir lastik ayakkabı vıcık vıcıklığı var. Fakat neden İnsanların o yıllarda bit’ten kırılmalarını haydi diyelim bir diyalogla dahi yansıtmadınız, ama yama tutmayan lastik ayakkabı gerçeğini görmezsek olmaz.
Bırakın 1941 yılını, 1970’li yılların başında ve Ankara il sınırları içinde yaşanan bir olayı, görevli savcının ağzından nakledersem, mesele daha anlaşılır olur.
“Ankara’ya yakın bir yerde maden göçüğü olmuş, kaktık gittik. Baba-oğul çalışıyorlarken, göçük olmuş, oğul kurtulmuş. Uzun uğraşlardan sonra babanın cesedini çıkardık ve köy meydanına götürdük.
Otopsi yapılacak. Hayatını göçük altında yitirmiş o ihtiyarın üzerindeki ceket ve pantolonun kumaşı belli değil. O kadar çok yama var, üst üste dahi gelen.
Görevli bir makasla elbiseyi kesme girişimde bulunduğunda, ölünün yakınlarından durun itirazı geldi. Ne istediklerini sorduğumuzda, eşi gayet mahçup dedi ki: O elbiseleri kesmeyin, bize lazım.”
Yılmaz Erdoğan bu Türkiye’yi bilmiyor olamaz. Bu ülkeye televizyonun geldiği yılların filmini yapan adam, okumamış olsa bile, büyüklerinden dinlememiş de olamaz İsmet Paşa yıllarını. Acılı lyıllar, yokluk yılları melankolik bir romantizme kurban edilerek anlatılırsa, kıymetleri bilinmediği için verem edilen şairlerin intikamı aşkına taş atmaya kolaylaştırılmaz mı çocuklarımız
Yılmaz Erdoğan yaptı, böyle yaptı. size yasak mı var Neden siz yapmıyorsunuz, gibi bir soruyla karşılaşmak bizim hakkımız mı, bilemem
Biz yapamayız çünkü biz içimizden bir T. Özal çıkarmak ve onun kaset koyup neşesini bulduğu yollarda yürüyecek müteahhitler filan üretmekle meşguldük.
Kimine Kelebeğin rüyası, kimine eşek arısının iğnesi...
Orası Şili
Şili’de hakimler, temel insan haklarını koruma vazifeleriniyerine getiremediklerini itiraf etmişler. Türkçesi darbelere karşı çıkamadığımız için özür diliyoruz,demişler.
Bu dahi güzel.
Hiç özür dilememekten, 40 yıl sonra olsa dahi bir özür dilemek daha güzel değil mi
Gerçi bu ihtilal denen şeyler Şili gibi uzak ülkelere mahsus.
Bizdekiler, demokrasiyi yerleştirme harekatları olduğundan...
Kılavuzu karga olanın
Kaptansın dersen kargaya,
Pusula takar gagaya,
Mecburen sen de gidersin,
O kakadan bu kakaya…
Maskara
katran taşıyor ise bir etek,
Yıkamakla yok olmaz karası;
Alkış alıyorsa soytarılık,
Olur toplumun bol maskarası.
Ekrem Şama
Zaman değişir, klinik vak’alar değişmez!
Yaşar özen, yani Y.Ö. 1960 ihtilalinin sol basınının tetikçi kalemşörü. Israrlı idamcılardan... 3 kişiyle yetinmek zorunda kaldıkları için kandırıldıklarını düşünenlerden... Demokrasiye de inanıyor, namusun ne olduğunu da biliyor aynı zamanda. Yani kartel medyasındaki günümüz Y.Ö’leri gibi sayın.
Şubat 1962. İdamların üstünden 6 ay geçmiş. “Namus”un ne olduğunu merak etmiş bir solcu dergi. Bilinmeyen merak edilir ya. Gitmiş, sormuşlar sinema dünyamızın çalışanlarına. Yayınladıkları cevaplara bakın, nasıl yorumlamış o günün tetikçisi Y.Ö.
Sizi bilmem ama, ben, pek enteresan bulurum anketleri ve “daima ilgiyle izlerim. O konuda tecrübe kazanmış, yetişmiş, ihtisas yapmış kişilerin, fikirlerinden daima yararlanmışımdır. örneğin, içkinin fayda ve zararları hakkında ya da kaliteleri hakkında bir anket hazırlayacak olsanız siz, kimlerin düşüncelerini öğrenmek istersiniz Bir, meyhanecinin; iki, içki eksperlerinin; üç, ruh ve sinir hekimlerinin değil mi Örneğirin idam cezaları hakkında bir anket hazırlayacak olsanız, bu defa da yüksek dereceli yargıçların, avukatların, kısaca hukukçuların fikirlerine özenirsiniz”
Dergi, soruyor «Namus nedir» diye.
Dergi, pedagoglara, sosyologlara, psikologlara mı soruyor, namus nedir, namus nemene şeydir diye. Hayır Gönül Yazar’a, Neriman Köksal’a, Cavidan Doraya Fatma Girik’e, Sunay Us- lu’ya, soruyor namusu. Bir ikisinin dışında isimlerini ilk, defa duyduğumuz büyük yıldızlarmış bunlar. Film yıldızları.
Bin kere vah, yüz bin kere vah bize. Meğer ne kadar cahil kalmış, dünya ile nasıl da ilgimizi kesmişiz. Ayol böyle konularda değerli fikirlerini öğrenebileceğimiz, tecrübeli, yetişkin şöhretlerimiz varmış da, ne diye bizi fersudeleşmiş, statik fikirleri olan birkaç moruk pedagog ve sosyologa muhtaç eylersiniz. Namuslu bayan Gönül Yazar’dan, Suna Uslu mudur adı, yoksa Sunay Uslu mu neyse, o hanımdan öğrenmek varken, gidip de, bir pedagogdan namus hikâyeleri dinlemek! Aman Allahım aklım sana emanet.
Bakınız ne diyor Gönül Yazaı namus nedir sorusuna. Belleyin de ilminiz irfanınız artsın. Önce bir kahkaha atıyor. Derginin yazdığına göre şuh bir, kahkahaymış bu. Yani şıllık bir kahkaha hah, hah hah haaa. Kahkahadan sonra’ gazeteciye kendisi soruyor: «Kaç paraya satılıyor bu sorduğunuz şey!» Ve ekliyor. «Namus yoktur diyebiliriz.
Kendilerini namus abidesi gibi gören Y.Ö. dalga geçtiğini, aşağıladığını, hakaret ettiğini sanıyor değil mi Gönül Yazar’a. Kapasite meselesi...
Halbuki Gönül Yazar, onların yüzüne vuruyor riyekarlıklarını. Binbir türlü namussuzluk yazılarıyla ihtilal yaptıran, Başbakan ve Bakan’lar astıranlara başka nasıl anlatsaydı İçlerini okumuş, yüzlerine söylemiş.
Hamiş: Eylül idamlar ayıdır. Hem onları anmak, hem de tetikçi Y.Ö’lerin hiç değişmediğini göstermek istedik.