Yaklaşık On iki sene önce çekilmiş fotoğraflarım var. Saçlarım simsiyah. Şimdiyse bembeyaz. Dostlarım bu hızlı dönüşüme hayret ediyor. “Sana ne oldu ” diye soruyorlar.

Gerçekte, başımızdaki “Sıbğatullah” tecellisi. Müzeyyin ismiyle bütün âlemi tezyin eden, mevcudata renk veren Rabbimiz, insanın aczini, fakrını, fâni olduğunu, bu dünyadaki misafirliğinin “eskidiğini” belirtmek için de saçları ak ediyor. Âdetullah kânunu ile saçlar belli yaştan sonra tedrici olarak ağarıyor. Bazen da bu ağarma hızlı oluyor. Bunun temel sebepleri; çok düşünmek, sıkıntılı, elemli düşünceleri taşımaktır.

Selahaddin Eyyûbî, hemen hemen hiç gülmezmiş. Yakın dostları; “Beşûş çehreli olmak, yani mütebessim olmak, gülümsemek, Sünnet-i Seniyyedir. Sizi hiç mütebessim görmüyoruz. Bunun sebebi nedir ” diye sorunca, bu İslâm kahramanı cihangir idareci şu cevabı verirmiş: “Kudüs kâfirlerin işgâli altındayken ben nasıl gülerim ”

Hadis-i Şerifte var, Mescid-i Aksa’da kılınan namazın, -Kâ’be ve Mescid-i Nebi hariç,- diğer camilerde kılınan namazlardan 500 misli sevabı var. Bu mübarek mâbed’de o kadar çok güzel hatıralar var ki… Mi’raç hâdisesinin başlangıç noktası. Bu mübarek mekânı görmeyi çok arzu ederim. Ama gel görelim ki burası Yahudi işgâli altında. Bütün Filistin gibi. Bu mukaddes mâbede giriş Yahudi askerlerinin kontrolünde. Zaten Kudüs’e gitmek için Yahudilerden vize almak gerek. Yalnızca bu tablo bile insanın saçını ağartmaya yetmez mi ..

Rabbime hadsiz hamd olsun, bize ilmi, okumayı sevdirmiş. İnsan okudukça, hâdiselere Kur’an dürbünüyle baktıkça, âlemi ilim penceresinden seyrettikçe, hâdiseler hercümercinde boğulmuyor. Neler olup bittiğini net şekilde görüp, sağlıklı değerlendirmede bulunabiliyor.

Son yüzyılda İslâm dünyasında çok mühim hâdiseler oldu. Savaşlar, darbeler, işgâller, hercümercler, kıtâller… Bilhassa son on beş senede, tıpkı bizim saçımızın hızla ağarması gibi, hâdiseler de hızlandırılmış film gibi peş peşe cereyan etti. “BOP projesi” dediler. 22 İslâm ülkesini paramparça etmek için düğmeye bastılar.

Bizim ömrümüz zulümle, zâlimle mücâdele ile geçti. Yaptığımız araştırmaların bir kısmını “Meşhur zâlimler ve Âkıbetleri”, “Zulme Boyun Eğmediler” kitaplarında değerlendirdik. Ama yazamadıklarımız da vardı. Hem de pek çok. İşte o yazamadıklarımızı da içimize attık. Netice mi İşte şekilde görüldüğü gibi saçlardaki aklar…

Her yerden ah u enin sesleri yükseliyor. Oluk oluk Müslüman kanı dökülüyor. Yüreğimiz dağlanıyor. Oyunların farkındayız, zâlimleri biliyoruz, zâlimlerin yardakçılığını yapanları tanıyoruz. Ama her meseleyi net ve berrak şekilde yazamıyoruz, konuşamıyoruz. Kiminle konuşacağımızı, kime güveneceğimizi bilemiyoruz.

Yıllar önce yurdumuz işgâl edilmişti. Yunan palikaryası Bursa’yı işgal etmiş, ciğeri beş para etmez Yunan generali Osman Gâzi’nin sandukasını tekmelemişti. İşte o karanlık günlerde merhum Mehmed Âkif Bülbül şiirini yazıyor ve “Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem” diye bülbüle sitem ediyordu. Bir başka şiirinde de “Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım: Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım” diyordu. Biz de merhum Âkif’in duygularını paylaşıyoruz ve Müslümanların elemini paylaşacağımız yürekleri arıyoruz. Elhamdülillah, Müslümanların derdini kendimize dert edinmişiz. Varsın saçlarımız bu yolda ağarsın. Cennet’ten önce Rabbim bu dünyada ferec ve fütuhat görmeyi nasip eylesin. O günleri görelim, varsın son siyahlıklar da ak olsun… 

Eskiler, “Biz bu saçı değirmende ağartmadık” derler. Biz de bu saçı değirmende ağartmadık. Zararı yok, çileyi biz çekmiş; elem, keder yükünü biz omuzlamış olalım. Yeni yetişen nesil, izzetli, bilgili, hür, yiğit olsun. Yaptığımız araştırmalarla, tecrübelerimizi aktarmakla onlara yardımcı olabilirsek ne mutlu bizlere. Varsın saçımız ak olsun. Bu aklık o yiğit gençlere helâli hoş olsun…