En gelişmiş tıp fakültesi hastanesinde ikiz doğan çocukların biri ölmüş biri yaşamış. Altız doğanların hepsinin yaşadığı da görülür. Tek doğan çocuk da bütün gayretlere rağmen hastanede, doktorların gözetimi altında ölüyor.

Bütün bunlar bize, bizim üzerimizde bir gücün olduğunu gösteriyor.

Dokuz ay annenin karnında aynı gıdaları alarak doğan ikizlerden biri ölüyor, biri yaşamaya devam ediyor.

Müslüman anne ve baba, nikâh sevabı alırlar, birlikte olmanın, gönül yapmanın, helalle beslenmenin, her türlü temizlik tedbirlerini almanın sevabını da alırlar ama sonuçta ölen ikizlerden de kalan ikizlerden de sevap almaya devam ederler.

Yani çalışan hiçbir Müslüman’ın kaybetmesi mümkün değildir.

Çiftçinin görevi toprağın durumuna göre tohumu atmak ve gerekli tabii bütün tedbirleri almaktır.

Sonunda sel alsa da, yel alsa da, don alsa da, kuraklık kurutsa da çiftçi verdiği emeğin karşılığında sevabını ve takdir edilen gıdasını alacaktır.

Biz, işimizi yaparken, Rabbin kurallarına peygamberinin uyduğu gibi uyacağız, çalışacağız ve sonunun hayırlı olmasını dileyeceğiz. İstediğimiz olsa da olmasa da, “Vardır bir hayır” deyip hemen, yeniden çalışmaya devam edeceğiz.

Bu günlerde hepimiz, dille yaraladığımız gönülleri yine dille tedavi edeceğiz.

Gazap rüzgârlarını bu günden itibaren teskin edip, rahmet havası estirmeliyiz.

Hor gören gözlerimizi hoş görmeye alıştırmalıyız. Kaba ve çirkin kelimelerin açtığı yaraları latif ve güzel kelimelerden merhem yapıp sürmeliyiz.

 Gerilen sinirleri sükûnet kabında rahmet suyuna yatırıp, letafetle yumuşatıp “Hasbünallah”la rahatlatmalıyız.

Çalışmanın, kazanmak olduğunu bilip “kaybetme” diye bir şeyin olmadığına kendimizi inandırmalıyız.

“Ben görevimi yaptım” çadırında huzurun tadına varmalıyız.

Rakiplerin, çalışmada hız kazanmamıza yardımcı bilip onların bize düşman değil dost olduğunu kabul edersek, gönlümüz rahat eder, kalp çarpıntısından kurtuluruz.

Bizim Sevgili Peygamberimiz, çelme takanları, arkadaşlarını şehit edenleri, kendisine fiili ve sözlü hakaretlerde bulunanları, ambargo uygulayanları, evinden yurdundan çıkmasına sebep olanları, mallarına el koyanları afvetmiş ve o afvettiği insanlarla İslam dinini Bağdat, Mısır, Kudüs, Şam ve diğer ülkelere ulaştırmış.

Kendisine zehir verenlere cennete götürecek kılavuz kitabı vermiş.

Yoluna dikenler dökene tatlı dil güler yüzle doğru olanı anlatmış.

Rabbimiz:

“İyilikle kötülük denk değildir. Sen kötülüğü en güzel olanla defet. Bir de bakmışsın ki, seninle arasında düşmanlık olan kişi sanki sıcacık bir dost oluvermiş.

Buna (kötülüğü iyilikle defetmeye) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (Kur’ân’dan) büyük bir haz alanlar kavuşturulur” buyurur. (Fussılet süresi ayet 41/34-35).

Yüzünü çevirene selam vereceğiz. Selam verenin selamını daha güzel şekilde alacağız. Karşılaştığımızda samimi olarak tokalaşacağız.

İftirasını duyduğumuzda, “Dediğin bende var ise Allah beni afvetsin, yoksa seni afvetsin” diyerek ikimiz içinde iyimser olacağız.

“Bir adam, Sevgili Peygamberimize şöyle dedi: ‘Ya Rasülellah,  ben akrabalarımla bağlarımı kuvvetlendirmek istiyorum, onlar bağları koparıyorlar. Ben onlara iyilik yapıyorum, onlar bana kötülük yapıyorlar. Ben onlara yumuşak davranıyorum onlar bana cahiller gibi kaba davranıyorlar.’

Allah’ın rasülü o adama şöyle dedi: Eğer sen dediğin gibiysen bu yaptıklarınla onları sıcak kül içinde ısıtarak olgunlaşan yiyecekler gibi olgunlaştırıyorsun. Sen bu halini devam ettirirsen Allah da sana yardım edecektir” (Müslim, Sahih, K. Birr, bab 6).

Dostluk bağlarını koparanların, bağlarını hediyelerle, iyiliklerle, güzel sözlerle tekrar bağlayacağız.

Taş atana, ekmek atacağız. Yuvamızı yıkmaya çalışanın yuvasını yapacağız. Yıkıcı değil, yapıcı olacağız. Biz, Kur’an’a göre hareket etmekle, rasülünü örnek alarak hayatı yaşamak ve yaşatmakla görevliyiz.

Bu yolda önümüze çıkan engelleri, engelli koşucular gibi, Rabbin rızasına kilitlenerek koşacağız vesselam.