Londra da meşhurların balmumu heykellerinin bulunduğu

Madame Tussauds Müzesi var. Bu müzeyi gezenler, meşhurların birebir balmumu

heykelini görünce hayretler içerisinde kalmakta. Ziyaretçiler heykellere,

heykeller de ziyaretçilere bakmakta ve bir kelime etmemekte. Tıpkı günümüzde

Âlem-i İslâm da bolca örneği görülen müteşeyyihler gibi.

Adamda ense kulak, kılık kıyafet yerinde. Şatafatlı makam

odasında lök gibi oturmaktalar. Ne sohbet, ne ders, ne de doğru dürüst konuşma

Ama adamlar, Biz sizi sükûtla Arş-ı A zâma çıkarıyoruz diyorlar. Düpedüz

yalan söylüyorlar. Peki, niçin konuşmuyorlar, sohbet etmiyorlar Konuşsalar,

sohbet etseler cehaletleri ortaya çıkacak da onun için. Doğru dürüst Kur an-ı

Kerim okumasını bile bilmezler. Onun için imamlık yaptıkları görülmemiştir.

Hadis bilmezler, tefsir bilmezler. Elifi görseler mertek sanırlar. İslâmî

ilimlerden hiç nasipleri yoktur. Biraz konuşsalar, kör câhil oldukları ortaya

çıkacak, rezil rüsva olacaklar.

İslâm da böyle sükûtla irşat ve ders verme metodu yoktur.

Bu felsefenin, Sokrat ın mesleğidir. Bu da ancak riyâzet yoluyla olur. Sokrat

talebelerine doksan gün fasılasız oruçla riyazet çektiriyordu. Ondan sonra

kendisi bir odada, talebeleri de başka bir odada oturuyor, Sokrat kalb yoluyla

onlara ders veriyordu. İslâm da ise bu şekilde fasılasız aç kalarak riyâzet

yoktur. Oruç vardır, ama sahurlu, iftarlı oruç. Az yemek, az uyumak vardır. Ama

susarak ders vermek, ders almak yoktur.

İslâm da eğitim metodu sohbete, derse dayanır. Sahâbe-i

Kiram, Peygamber Efendimizin (asm) dersleriyle, sohbetleriyle yetişmiştir.

İslâm büyükleri de aynı usûlü tâkip etmişlerdir. Sohbetsiz din olmaz, irşat olmaz.

Meselâ; Şâh-ı Geylânî (ks) sabahleyin Arapça dersi verir, öğlede vaaza gider,

Kur ân ve hadisi anlatır, ikindide tekkeye gelerek sadece Kur ân ve hadisle

sohbet eder ve onu ders verirdi. Şâh-ı Nakşibendî Hazretleri de aynı usûlü

tâkip ederdi. İkindiden sonra oturur, sohbet eder, onun sohbetini dinleyenler

mest olurdu. O mübarek zât şöyle derdi: Dikkat edin. Kalbime gelen mânâlar,

ilhâm-ı Rabbânîdir. Kur ân ve hadisin hakikatlerini söylüyorum. Ama siz Şeriâta

muhalif bir şey görürseniz, hemen izâle edin.

Mevlânâ Câmî de bu konuda şöyle demektedir: Müridlerin

vesvesesini gidermek için, Kur ân ve hadise dayanan mürşitlerin sohbeti çâre

olarak kâfidir. O sohbetle vesveseler izâle edilir. Ye cüc ve Me cüc ün

istilâsını durduran Sedd-i İskender olduğu gibi; nefis ve şeytanın istilâsından

da insanları kurtaran, Kur ân ve hadise dayalı evliyâ-i azimin sohbetidir.

Mürşid-i kâmiller böyle diyor ve talebelerini ve halkı

derslerle, sohbetlerle yetiştiriyor, irşad ediyorlardı. Şimdi ise Âlem-i

İslâm da elinizi sallasanız bir müteşeyyihe değiyor. Hepsinin de ortak noktası,

doğru dürüst konuşmamaları, sohbet etmemeleri. Bu adamlara, hele bir Fatihâ-i

Şerifeyi okuyun da dinleyelim deseniz, okuyamazlar. Doğru dürüst tahâreti,

abdest almasını dahi bilmezler. Balmumu heykeller gibi üst başta otururlar.

Bazen def çaldırır, zikir yaptırırlar. O da bir nevi dans gibi. Hareketli bir

müzik. Ne tuhaftır, gerçek âlimleri, mürşitleri dinleyen olmaz, ama

böylelerinin etrafı bir anda kalabalıkla kuşatılır.

Gerçekte bu usûl, Âlem-i İslâma fitne tohumu saçmaya

çalışan zındıka komitesine aittir. Bazıları da doğrudan onların adamıdır. O

komiteler, gerçek âlimleri, gerçek mürşitleri engellemekte, böylesi

sahtekârlara, şaklabanlara meydan açmaktadırlar. Onların bir kısmını da post-modern

darbelerde taşeron olarak kullanmaktadırlar.

Londra daki müzeyi gezenlerin vakti ve parası gider.

Ancak Âlem-i İslâm daki bu canlı mumya heykelleri ziyarete gidenlerin çoğu defa

imanı da gider. Zira bu kör câhil dut yemiş bülbüller ara sıra konuştuklarında

da dalâlet imal ederler.

Mahâret, kavukta kaftanda değil, Peygamber yolunu tâkip

etmekte, İslâmî ilimleri dile getirmektedir. Yoksa anlatmaya çalıştığımız bu

sus-pus müteşeyyihler, mürşit değil, müfsittir.