Bismillahirrahmanirrahim
Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah’a hamt, Peygamberimize, âline ve sahabelerine salât ve selam ederiz.
Biz Milli Görüşçüyüz. Davamız İslam’dır, hak davadır ve tek davadır. Gayesi İslam olmayanın davası batıl olur. İslam’ı dava edinenler, hakkı üstün tutarlar, nefislerini terbiye ederler, materyalist değil maneviyatçı olurlar. Müminler; adaleti esas alan, adil bir düzen kurmak için tek bir ümmet olurlar. Tek bir ümmet olmak demek, “inananlar kardeştir” esasına hakikaten bağlanmak, kardeşlik hukukuna samimi bir şekilde riayet etmek, diğerine karşı özel hesap gütmemektir. Erbakan Hocamız diyor ki: “Bizim davamızda kimse kendi için yasamaz, herkes kardeşi için yasar. Menfaati öldürmenin en kolay yolu budur.” Biz, Milli Görüşçüler, emrolunduğumuz gibi İslam’a teslim olmakla mükellefiz. Biz dava kardeşlerimize karşı “arkadaş savar” olamayız. Erbakan Hoca’mız diyor ki: “Namaz dinin direği cihat ise zirvesidir. Biz siyaset değil cihat yapıyoruz. Müslüman hakkin hâkimiyeti için motor, şerrin yok olması için fren olma görevlisidir. Hakk’ı üstün tutmak her zaman saadet getirir.Milli Görüş; bu milletin inancıdır, tarihidir, kimliğidir, ruh köküdür. İman varsa imkânda vardır, Milli Görüşçü asla vazgeçmez.” Biz Medine’de okurken, Sivas’ın meczuplarından Hacı Bülbül diye maruf bir zat, zaman zaman Medine’ye gelir ve orada bir müddet kalır, Sivas’a geri dönerdi. Hacı Bülbül, Erzurumlu Hattat Mustafa Hocamızın da sevdiği zatlardan biriydi. O zamanlar, Sami Efendi de Medine’de damadının evinde kalıyordu. Gecenin bir vaktinde Hacı Bülbül, Sami Efendiyi ziyarete gider. Kapıyı çalar, damadı ile Hacı Bülbül arasında, her iki taraf açısından da haklı gerekçeleri olan tatsız bir diyalog geçer. Bu diyalogdan sonra Hacı Bülbül gönlü kırık bir şekilde Sami Efendiyle görüşemeden geri döner. Aynı zamanda Hacı Bülbül, babam Kiraz Hocanın da iyi bir dostu idi. Ertesi akşam, Hattat hocamızın dersinde Hacı Bülbül Sami Efendinin damadını göstererek, onun ne iş yaptığını bana sordu. Ben de Mimar olduğunu söyledim. Sonunda bana “Ona söyle, benim kalbime de bir cami yapsın” deyiverdi. Bu talebin hikmetinin yukarıda anlattığım hadise olduğunu sonradan öğrendim. Siz, siz olun bilerek bir dostunuzun, Allah erinin kırdığınız gönlünü tamir etmeden ilahi huzura çıkmayın. O kırdığınız bir gönlün ahı, yaptığınız bütün iyiliklerin tamamını silip süpürebilir. Ülkeler fethedersiniz ama kırdığınız gönülleri tamir etmezseniz, yaptığınız fetihlerin tadı damağınızda kalabilir. Bilmeden olanlara bir şey diyemem.
ŞEHADET KELİMESİ
Şehadet Kelimesi; “Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine ben şehadet ederim ki Hz Muhammed Allah’ın resulüdür” sözüdür. Erbakan Hoca’mız diyor ki: “Kelime-i Şehadet getirip iman etmekle her işimiz bitmiyor, tam aksine, kulluk imtihanımız yeni
başlıyor. Yani Kelime-i Şehadet, bir nevi, Kur’an programıyla yapılan kulluk imtihanına, giriş belgesidir.” Şehadet kelimesiyle dünya imtihanının içine giren her kul, bu imtihanı sadece Kur’an’ın ve sünnetin kılavuzluğunda kazanabilir. Bu dünya imtihanında her birimize verilen görevler, ne kadar İslam’a teslim olduğumuzun sınavı içindir. Bu sınavın önemli bir unsuru da İslam’ı tebliğ etmek ve ona davette bulunmak, tanıtmak, öğrenmek ve onu hayata hâkim kılmak için cihat edecek sağlam bir teşkilat kurmaktır. Erbakan Hocamız diyor ki; “İslami tebligatta muhatabımız istisnasız bütün insanlardır. Öyle ise görüşü ve görüntüsü ne olursa olsun, davamız herkese anlatılmalı, davet her kesime yapılmalıdır. Tebliğ ve davet bizden, hidayet Allah’tandır. Cihat: Kur’an nizamını kurmak ve yürütmek için var gücümüzle çalışmaktır. Allah’a kul olmayan davasına er olamaz. Akıl; imanın ve İslam’ın emrinde en büyük nimet, nefsin ve şeytanın elinde ise, sebebi felâkettir.” Allah için sevilmesi gerekene kızmak ve zulmetmek, Allah için kızılması gerekene iltifat edip baş tacı etmek İslam’ca bir davranış olmaz. Can kardeşinin kıymetini bilmeyip, yanına layık görmeyeninin postunu, itibar ve iltifat ettiği yüze gülen, arkadan iş çeviren maslahatçılar deler. Sağlam duvar sağlam tuğla ister. Dayanıksız, yarı pişmiş tuğlalarla örülen duvarlar, günün birinde örenin üzerine yıkılır.
Önemli olan hak söz söyleyenin haklı çıkması değil, hak sözü dinleyerek ileride haksız duruma düşmemektir.
İBRETLİK BİR OLAY
Şuur çok kıymetli bir şeydir. 60’lı yıllarda Erbakan Hoca’mızın Erzurum’da verdiği “İlim ve İslam” konferansını dinleyen bir hoca efendi, daha sonra özel sohbeti sırasında Erbakan Hoca’mıza dönerek; sizi canı gönülden tebrik ederim. Çok güzel ve önemli konulara temas ettiniz. Bendeniz de yıllardır vaazlarımda: “Dini ve ahlaki ilimleri bilmenin yetmeyeceğini, Avrupa’nın fennini ve tekniğini de öğrenmek gerektiğini, hep söylerim” deyince, Hocamız ona: “Aman hoca efendi herhalde sürçü lisan ederek, yanlış bir ifade kullandınız. Çünkü “İslami ilimler yetmez, Avrupa’nın fen ve tekniğini de almamız lazımdır” sözü, bilerek söylense, tecdidi iman gerektiren bir küfür lafzıdır. Zira bu söz, Kur’an’daki en son indirilen “artık dininizi kemale erdirdim. Hiçbir eksik bırakmadım nimetlerimi tamamladım” mealindeki ayete ters düşmektedir. Sizin düşüncenize göre “İslam’da fen, teknik ve müspet ilimler yoktur. Bunları Avrupa’dan almaya ve öğrenmeye ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla bu yönüyle İslam eksiktir ” manası anlaşılır ki bu, farkında olmadan “bugün dininizi ikmal ettim, maddi ve manevi hiçbir eksiklik ve kusur bırakmadım” buyuran Cenab-ı Hakkı yalanlamak manasına gelir ve elbette yanlıştır. Doğrusu ise, maddi ve müspet ilimlerin de kaynağı Kur’an ve bugün batılıların elindeki bütün ilimlerin temel esaslarını ortaya koyan İslam âlimleri olmuştur” diyerek düzeltir. Selam hidayete tabi olanlara…