ORTADOĞU’DA sular ısıtılmıyor, kaynar kazanlarda kaynatılıyor.
Bölgenin nabzı her zaman olduğu gibi yine hızlı hızlı atmakta, barışa daha ne kadar hasret kalacak belli değil.
Ne olduysa otuz beş yıl sonra batının İran aşkı depreşiyor, ölümüne düşman olduğuna zeytin dalı uzatıyor.
Sünni kuşağı Şii kuşak ile hizaya çekme girişimini Dicle’nin hurmalıkları çok iyi anlıyor.
Bizimkiler yine tavuk düşünde darı görmekte, Irak savaşında olduğu gibi, bir koyup beş alma derdinde, daha fazla kazanmanın hırsındalar.
Bölge farklılıkların, gerilimlerin, kan ve şiddetin Mısırca, Afganca, Yemence, Suriyece, Irakça ağıtları ile inlemekte.
Mısır’da darbeye destek veren batı için Müslümanların mezhep savaşları ile birbirlerini kırması gökte ararken yerde bulduğu nimet.
Arap baharının dünya AVM’lerine yarayan bir alışveriş ve ultra konforlu yaşam biçimi olarak Araplara sunulduğu bu süreçte Türk dizileri de vahşi kapitalizme arka çıkmakta.
Suriyeliler açlıktan kırılırken, Sultan Ahmet otelleri değişimin öncüsü zengin Arapları ağırlarken onların marka kılıkları ile halklarına modernite aşısı yapmasından batılı pür memnun.
Batılı İran’a zeytin dalı uzatırken, ardında birlikte yaşayamama projesini, silah, cephane, kan ve gözyaşını saklamaktadır.
Son savaşlar, mezhepler üzerinden olacaktır Şii ve Sünni kartların kafalara çarpıldığı şiddetin sesi, bizleri ürpertirken birilerini çok sevindirecek.
Birlikte yaşayamama projeleri.
Sarkis Mahallesinde top koşturan çocukların sesleri kesileli beri.
Ya da daha yeni son teravih günlerinde, açık hava mescidinin Ravza esen rüzgârında, secdelerde Arafat dağının kokusu gelirken, artık yerde miyim gökte miyim bir garip âlemde denizden gelen dalgaların vokal tuttuğu ayetlerin o en yüksek melodisinde.
Bu gece burada kalalım, itikâfım olsun diye yaşlı gözlerle ayrılmaya kıyamadığım efsunlu yerde; hülyaları bitiren o keskin ve öfkeli ses:
-Lütfen hasırlara basmayın, yarın yine namaz kılınacak burada, bu doğulu kardeşlerimiz de hiç temizlik bilmiyor.
Buz kesiyorum sıcak havada.
Rahmanın mescidinde bile altı çizilen, azarlanan doğulu kardeşler.
Elazığ depreminde önümdeki kadını bankanın gişe memuru tanıyor, soruyor:
-Geçmiş olsun var mı yakınlarınızda bir kayıp.
-Bizimkiler de yok ama onlarda var.
Kim acaba bizimkiler.
Kürtler mi, Türkler mi, Sünniler mi, Aleviler mi, aldı mı beni bir tasa soracağım, iki ucu da keskin bıçak.
Ölen canımız.
Ama hâlâ onlar ve bizler.
Âşık Mahzuni, “gel beraber yaşayalım” derken hangi ayrımlarla isyan etmekte idi.
Çözüm süreci daha küçük bir fidanken kırıldı, büyük umutlar bağlamıştık çocuklarımız ölmeyecekti.
Emperyalistlere direniş, Kâbe’ de “ ya Ali” diye ağlayan İranlı kardeşlerimize inadına sarılmaktır, umreye gidenler lütfen dönerken seccade tesbih getirmesin, giderken bavullarını hediyelerle doldurup oradakilere dağıtsın, devletlerin arasına bırakılan kin barikatları ancak halkların kardeşliği ile aşılacaktır.
Mahallenin kadınları nasıl gezi eylemleri sırasında tencere çalan Alevi komşuları ile selamı kesmedilerse, inadına günlerine Alevi kardeşlerini de dâhil edip dün bir kez ziyaret ediyorlarsa bugün beş kez artırma günüdür ki, ebedi kardeşliğimizi bozmak isteyenlerin hevesleri kursaklarında kalsın.
Körfez Savaşı ile batının başlattığı yıkım, Irakla kalmadı bütün bölgeyi içine alan daha derin mezar kazmakla meşgul.
O büyük mezara ülkemizden de bulduğunu tıkıştıracak gibi birlikte yaşayamama projesinin mimarları.
Aklımızı başımıza alıp fırsat vermeyelim.