İnsanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri kötülüğün varlığı değildir. Kötülük, Adem'in yeryüzüne indirildiği günden beri bizimle birliktedir. Asıl trajedi, insanın kötülüğü fark edecek ölçüyü kaybetmesidir. Çünkü günahın bulunduğu yerde tövbe mümkündür; fakat ölçünün kaybolduğu yerde neyin günah, neyin sevap olduğunu tayin etmek bile imkânsız hâle gelir.

Kur’an’ın inşa ettiği insan, kusursuz insan değildir. Kusursuzluk yalnızca Allah’a mahsustur. İslâm’ın talep ettiği şey, hatasız bir hayat değil, muhasebesiz bir hayat yaşamamaktır. Mümin her gün kendi nefsinin mahkemesine çıkar. Hesap gününe inanan biri için hayat, ertelenmiş bir muhasebeden ibarettir. Dünyada yaptığımız her tercih, ahirette önümüze çıkacak bir dosyanın içine yerleşmektedir.

Modern çağın insanı ise muhasebe fikrini büyük ölçüde terk etti. Onun yerine performans fikrini koydu. Eskiden insanlar iyi olup olmadıklarını sorarlardı; şimdi başarılı olup olmadıklarını soruyorlar. Eskiden vicdan terazisi vardı; bugün verimlilik cetvelleri var. Eskiden insanın değeri hakikate yakınlığıyla ölçülürdü; şimdi piyasa değerleriyle ölçülüyor.

Mesele yalnızca ekonomik değildir. Bu dönüşümün kökleri çok daha derinlerdedir. Kadim dünyanın büyük medeniyetleri göğe bakarak yaşamıştı. Mısır piramitleri, Mezopotamya zigguratları, Hint tapınakları, Çin gözlemevleri ve İslam medreseleri insanın yalnızca yeryüzüne ait olmadığını hatırlatıyordu. İnsan başını kaldırdığı zaman kendisinden daha büyük bir hakikatin varlığını hissediyordu.

Modern dünya ise insanın bakışlarını gökten yere indirdi. Daha sonra yerden de çekip laboratuvara kapattı. Hakikatin kaynağı artık vahiy değil deney oldu. Hikmet yerini bilgiye, bilgi yerini veriye bıraktı. Böylece insan çok şey öğrenirken en önemli şeyi unutmaya başladı: Kendisini.

Bugün uzayın derinliklerini ölçebilen insan, kalbinin derinliklerini tanımıyor. Okyanusların dibine inebiliyor fakat nefsinin karanlıklarına inmeye cesaret edemiyor. Milyarlarca veriyi birkaç saniyede işleyebiliyor fakat bir yetimin gözyaşının hesabını nasıl vereceğini bilmiyor. Medeniyetlerin çöküşü çoğu zaman dışarıdan başlamaz. Önce anlam çöker. Sonra kurumlar. Ardından şehirler.

Roma'yı barbarlar yıkmadan önce Romalılar kendi anlam dünyalarını kaybetmişlerdi. Endülüs işgal edilmeden önce Endülüslüler birbirlerine yabancılaşmıştı. Abbasî hilafeti Moğollar gelmeden önce ilim ile iktidar arasındaki dengeyi yitirmişti. Bugün de benzer bir durumla karşı karşıyayız. İnsanlık teknik bakımdan tarihin en güçlü dönemlerinden birini yaşarken ahlâk bakımından büyük bir yoksullaşmanın içindedir. Bir düğmeye basarak kıtalararası haberleşebiliyoruz; fakat komşumuzun acısını hissedemiyoruz. Yapay zekâ üretiyoruz; fakat doğal merhameti koruyamıyoruz.

Gazze’de çocuklar ölürken dünyanın büyük bölümünün sessiz kalabilmesi, teknik ilerlemenin ahlâkî ilerlemeyi garanti etmediğinin en açık delilidir. Güç arttı; fakat vicdan aynı ölçüde büyümedi. Bilgi çoğaldı; fakat hikmet çoğalmadı. İslâm’ın insanlığa yaptığı en büyük teklif tam da burada ortaya çıkar. İslâm dünyayı reddetmez; fakat onu mutlaklaştırmaz. Aklı küçümsemez; fakat onu ilahlaştırmaz. İnsanı aşağılamaz; fakat onu tanrılaştırmaz. Müslümanlık, insanın kendi sınırlarını bilerek yaşamasıdır. Çünkü sınırını bilen insan Rabbini tanımaya yaklaşır.

Modern çağın en büyük yanılgısı insanı merkeze yerleştirmesidir. Oysa insan merkeze yerleştiği anda hem kendisini hem dünyayı taşımak zorunda kalır. Bu yük ağırdır. İnsanlık bugün biraz da bu ağırlığın altında ezilmektedir.

Mümin ise yükün sahibi olmadığını bilir. Yeryüzünün sahibi olmadığı gibi tarihin de sahibi değildir. Onun görevi dünyayı kurtarmak değil, kendisine emanet edilen sorumluluğu yerine getirmektir. Bir tohum eker, sonucu Allah’a bırakır. Bir iyilik yapar, karşılığını Allah’tan bekler. Bir zulme karşı çıkar, zaferi değil vazifeyi önemser. Belki de çağımızın en çok ihtiyaç duyduğu şey budur: Yeniden teraziye dönmek. Çünkü terazi kaybolduğunda yalnızca hükümler kaybolmaz; insan da kaybolur. İyilik ile kötülük arasındaki çizgi silinir. Hak ile menfaat birbirine karışır. Güç adaletin yerine geçer.

Oysa mümin bilir ki dünya bir mahkeme değil, mahkemeye giden yoldur. Hüküm burada değil, orada verilecektir. Bu yüzden insanın kurtuluşu kusursuz olmaktan değil, yönünü kaybetmemekten geçer. Sırat-ı müstakim belki de tam olarak budur: Düşe kalka yürümek, fakat yürüdüğü istikameti unutmamak.

Hoşça bakın zatınıza…