Yıllar önce yayınlanmış olan “Edebiyat ve Suç” adlı kitabımın yeni baskısının yapılmasını aziz dostum Mustafa Kirenci, Büyüyen Ay Yayınevi üstlenebileceğini bildirmişti. Ondan önce de “İnsan ve Değerler Kavramı Açısından Ahlâk ve Hukuk” adlı çalışmayı basmıştı (2020). “Edebiyat ve Suç”, rahmetli Bahri Zengin’in ısrarlı isteği üzerine, Diriliş, Edebiyat, Mavera, İlim ve Sanat gibi dergilerde yayınlanan yazılardan oluşuyordu ve Akabe’de öyle yayınlandı (1988). Kitabın başlığındaki “suç” kavramını irdeleyen bölüm ise, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde başlanılan doktora çalışmaları kapsamında, şimdi hayatta olmayan ve daha sonra Profesör olan Doç. Dr. Çetin Özek’in yönettiği Ceza Hukuku dersinde savunulan bir seminer ödevi çalışmasıydı. Sanıyorum, doğrudan edebi bir eser temelinde yapılan ilk çalışma olmalıydı ki, bizzat Özek bile konunun seçimini tereddütle karşılamış, yardımcı olması için İstanbul Edebiyat Fakültesi Fransızca Bölümü’nde bulunan ve daha sonraları Profesör olan Tahsin Yücel ile görüşmemi önermişti. Elbette Yücel’i yazılarından tanıyordum, ayrıca Elbistanlı olduğundan dolayı hemşeriydik. Fakat gidip görüşmedim, üstelik herhangi bir yardım alma ihtiyacı içine düşmeyi hiç hesaba katmıyordum. Sonraları, bu vesileyle gidip tanışmamın daha doğru bir davranış olacağı değerlendirmesini de yaptım.

İlk baskısı, belki de Bahri Zengin’in, mühendisliğinden kaynaklanan kendine özgü disiplini (ki rahmetli Erbakan Hoca’nın öğrencisiydi) gereği olsa bile, aceleye getirilmiş gibi bir duygu doğurmuştu bende. Yeni baskısı için, ana kurgusunu değiştirmeden, gözden geçirmek istiyordum. Nerdeyse son bir yıla yakın, aralıklı dokunmalarla geçti. Ancak “suç” olgusu ve kavramını ele alan İkinci Bölüm’e, örnek alındığı için, Dostoyevski dolayısıyla, Slavların ve Rusya’nın tarihine kısaca bakma gereği duydum, doğal olarak yeni bilgiler eklemek zorunda kaldım. Bu süreçte, Dostoyevski’nin aile kökenine, eserlerine, romanlarına, hakkında yazılanlara yeniden baktım, bazen de yeni ve tekrar okumalar yaptım. “Ecinniler” adlı üç cilt halinde Türkçeye çevrilen romanına ayrı bir yer verirken, tekrar okumam esnasında birkaç satırda tasvir edilen bir tip kurgulaması dikkatimi çekti.

Romanın baş kişilerinden olan Stepan Trofimoviç ile atanan yeni vali Lembke’den şöyle söz eder:

“-Exellente amie (değerli dostum), diyordu, umumiyetle bir Rus valisinin, hele yeni bir Rus valisinin ne demek olduğunu hiç şüphesiz bilirsiniz, yani, henüz çiçeği burnunda, ne oldum delisi bir valinin… amirlik sarhoşluğu denen şeyin ne olduğunu öğrenmiş bulunacağınızı sanmıyorum.

-Amirlik sarhoşluğu mu? Hayır, ne demek bilmiyorum.

-Bu… Bilirsiniz bizde… Bir kelimeyle, küçük, değersiz bir adamı alın. Onu rastgele bir şimendifer istasyonuna bilet memuru yapın, efendim? Sonra ondan bilet almaya gidin. Bu değersiz adam, size ne kudrette bir adam olduğunu göstermek için Jüpiter kendisini koruyormuş gibi bir tavır takınır. Biletinizi keserken her haliyle: “Görüyorsun ya, bıçağımın altındasın!” der. İşte amirlik sarhoşluğu dediğim bu… En un mot (tek kelimeyle) Avrupa’daki kiliselerimizden birinin zangocu -mais c’est tres curieux (ama pek dikkate değer)- tam büyük perhiz duası başlayacağı sırada (…) bir İngiliz ailesini hem de ‘des dames charmantes (güzel kadınları) kapı dışarı etmeye kalkışmış (…) Rus kiliselerine ‘Sellemehüsselam’ giremeyeceklerini, vaktinde gelmeleri gerektiğini bahane ederek yapmış.(…) Bu kilise zangocu da işte amirlik sarhoşluğuna tutulup elindeki iktidarı göstermek istemiş!” (Dostoyevski, Ecinniler-1, çev. A. Muhip Dıranas-Servet Lünel, Mf. V. Yayınları, İstanbul 1958, s.77-78)

Alıntı cümleler arasında geçen Fransızca ibareler, Çarlık Rusya’sı edebiyatının genel bir özelliğiydi. Bu birkaç cümlelik alıntıda betimlenme suretiyle bir insan tipine göndermeler vardır. Bu tip/ler, her nasılsa elde ettikleri makam, yetki ve gücü, doğalarında, fıtratlarında, kişiliklerinde, duygu ve düşüncelerinde, hatta inandıklarını söyledikleri değerlerin kendilerinde bulunmadığını bir türlü algılayamadıkları için, onun yerine ikame etmeye uğraşıp dururlar. İlkelliklerinin, hoyratlıklarının, müptezelliklerinin, çirkinliklerinin değil farkına varmak, onları birer bilgi, değer, meziyet, erdem vb. şeklinde ileri sürüp sergilemeyi bir maharet olarak görürler, göstermek için de yapmayacakları hiçbir şey yoktur.

Putin, Dostoyevski’nin bu cümlelerini okumuş mu acaba? Hiç değilse, öncelikle ona soralım!