İnsanların çoğu, kullandığı dili öğretebileceğini sanır. Hele hele ana dili konusunda rahat olmayan insan yok gibidir. Bir dil üzerinde biraz çalışmış, birkaç kitap okumuş pek çok kişi, kendi tecrübeleriyle yakınlarına rehberlik de yapar. Ama öğretmenlik, dil eğitimi tamamen farklı ve başlı başına bir iştir. Bunun önemini kavramamış ve kendi kendine öğreneceğine inanan insana tesir etmek de çok zordur. Çünkü herkes bir dilin anahtarının kültür olduğunu bilmez, bilse de önemine inanmaz.
Elbette her dilin kendi kendine öğrenilecek yanları vardır ve çoğu insan bir yabancı ülkeye gittiğinde direkt bir yolla bulunduğu ülkenin dilini öğrenebilmektedir. Bu, konuşulan dildir ve onun anahtarı halkın dilinde ve günlük yaşamasındadır. Onun ne kadar zamanda öğrenilebileceği hususunda hiçbir tahminde bulunulamaz. Bununla da yeterli bir dil bilgisine sahip olunamaz. Çünkü yazamaz, çoğu kere de dili böyle öğrenen kişi doğru okuyamaz. Tabii ki, eğitim ve öğretim bu değildir. Bir dili doğru ve kısa zamanda öğrenmek isteyen kişi, nerede olursa olsun, onun seviyesini bilen ve o seviyeden konuşan, açıklamalar yapan, yazı yazdıran ve okutan bir öğretmene ihtiyaç duyar. O yüzden de bir dili ait olduğu bilginin ve o dili kısa zamanda öğrenmenin anahtarı öğretmendedir.
Bir yabancı dili iyi öğrenen, kendi dilini de daha iyi ve daha bilinçli kavrar. Başka bir deyişle, ana dil bilgisi, yabancı dil için de iyi bir yol gösterici ve sahibi için altın bir anahtardır. Eğer bu bilgi yeterli değilse, öğretmenin ve öğrencinin bir başka dil için sarfettikleri çaba, zaman kaybından başka bir şey değildir. Çünkü bir insanın zihninde, eşyanın ve kavramların kapsamını belirleyecek olan dildir. Bu kavrayışa sahip olmayan bir insanın, yabancı dili kolayca kavraması mümkün değildir. Ana dilinde gerçekleştiremediği dil faaliyetlerini, onunla ilgili bilgilerle kavraması gerekir ki; çok zor.
Geçen yüzyıla kadar dil öğreniminde metodlar ve araçlar sınırlıydı ama dillerin çerçevesi ve ifade ettiği anlamlar da sınırlıydı. Günümüzde ikisi de genişlemiştir. Konuşulan dil için günlük hayat, politika için aktüalite edebiyat ve felsefe için tarih; teknik ve ekonomik konular için ayrı bir terminoloji bilgisi gerekmektedir. Bütün bunlar, dil içinde dil denecek kadar gelişmiş ve çeşitlenmiştir.
"İki lisan iki insan"
Dil, duygu ve düşüncenin yapı taşı, ifade vasıtasıdır. İletişimi sağladığı gibi, edebiyat, felsefe, bilim ve politika gibi pek çok faaliyetin de ifade şeklidir. O yüzden, kültürün her alanında yazılı ve sözlü ifadenin vazgeçilmez bir önemi vardır.
Birbirini tanımak ve sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik ilişkiler kurmak isteyen ülkeler, birbirlerinin dillerini ve kültürlerini öğrenmek zorundadır. Bunun en kestirme yolu, kültürel programlar gereğince yurtdışına giden öğrencilerin bu bilgiyi doğrudan ilgili ülkenin okullarında öğrenip kavramasıdır. Okul, çevre ve toplumun iletişim araçları, hep birden öğrenciyi dil öğrenimi için gerekli olan konsantrasyona sokar ve öğrenci, kısa sürede yabancı dili öğrenmiş olur. Bunun mümkün olmadığı durumlarda, ana dili kadar yabancı dili de iyi bilen öğretmene çok iş düşmektedir.
Bir dil, taşıdığı kültürel öz sebebiyle, ayrı bir dünyanın anahtarıdır. Arapça, Farsça, Türkçe, Latince ve İngilizce gibi uzun bir geçmişi ve kullanım bakımından yaygınlığı olan dillerdeki deyim ve ifade zenginliğinin bir yabancı tarafından hemen anlaşılabilmesi mümkün değildir.
Bir dil bilen insan, tabiatıyla yalnız o dilin içinden duyup düşünebilir. Birden çok dil bilen insan ise o dillerin imkânlarıyla da iletişim kurup o dillerle de duyup düşünmeye çalışabilir. Bu yüzden de en az iki dil bilen insanın dünyası, yalnız bir dil bilene göre elbette daha zengin ve daha çeşitlidir. Böylece, bir yabancı dili öğrenmede ulaşılabilecek tatmin edici merhalenin, ancak o dille düşünme alışkanlığını kazanmak olduğu söylenebilir.
Kendi dili yanında, öğrendiği yabancı dille de düşünebilme yeteneğini geliştirmiş bir insan, dinleyip okuduğunu anlayabildiği gibi, o dille de duygu ve düşüncelerini ifade edebilir, sanat ve siyaset yapabilir. Bu gerçekleşince, "iki lisan iki insan" sözünün ifade ettiği şey gerçekleşmiş olur.
Eğer bir insan, yabancı dille ilgili faaliyetlerinde, her cümleyi zihninde tercüme ediyor, her ifadeye kafasında bir karşılık arıyorsa, ister istemez dura düşüne okuyup konuşacaktır; dolayısıyla da ikinci dili henüz hakkıyla öğrenemediğine hükmedilecektir. Dil yeteneği yoksa zorlamak da anlamsız.
Dil öğrenimi bir kabiliyeti işi olduğu kadar, bir gayret ve bir kültürel alaka işidir de. Bu alaka olmayınca, yerli ve yabancı asıllı öğretmenler bu alakayı öğrencide uyandıramayınca, dil öğretiminden ciddî bir sonuç beklenmez. Çağdaş araç ve gereçlerle geliştirilmemiş, kültürel unsurlarla zenginleştirilmemiş bir dil eğitimi ise, vakit kaybından başka bir sonuç doğurmaz.
Yabancı dili iyi bilen yabancılaşmayı önler
Toplumlar gibi insanların da dünyaya kapalı bir halde yaşaması mümkün olmadığına göre, ihtiyaç duyduğu bir yabancı dili iyi öğrenmesi gerekir. Yabancının temel özellikleri bilinmeden onun zararından kurtulmak mümkün değildir. Her türlü özentilik, elbette bilgisizlikten kaynaklanır.
Fanatizmin her türü gibi yabancı düşmanlığı ile yabancı hayranlığı da cehaletten beslenir ve menfaatperestlerin manipülasyonuyla yaygınlaşır. Bu bakımdan, yabancı ülkelerle millî menfaatler çerçevesinde görülmesi gereken ilişkiler, elbette kültürel ve sosyal alanlara da yönelecektir. İnsanlar en eski çağlardan bu yana, her türlü insanî ilişkiyi dikkate almışlar ve siyaset de böyle oluşmuştur. Sanatı, kültürü, ekonomiyi bir yana bırakacak sosyal hayat olamayacağına göre, dil de öğrenilemez. Bir yabancı dili öğrenemeyen, onun grameri hakkında bilgi sahibi olmayan insanın kendi dilinin inceliklerini bilmesi tam idrak edebilmesi mümkün değildir. Yabancı ülkeleri hiç gezmeyen, görmeyen nasıl kendi ülkesinin güzelliklerini hakkıyla idrak edemezse, dil ve kültür için de böyledir.
İnsanlar çok iyi bilmediklerine daha kolay hayran olurlar. Tanıdıkça, âşina oldukça takdir hissi gelişir ve hayranlık zamanla azalır. İşte o zaman her şahsiyette var olan tabii etkilenme kendini gösterir. Böylece, "sen sensin, ben benim" dönemi başlar ve hayranlık kaybolur.
Yabancılaşan gençlerimiz, aslında ne yabancıyı ve ne de kendisini yeteri kadar tanıyamaz Anadilini kültür dili halinde öğrenemeyen, klasikleşmiş edebî eserlerimizin ruhundan uzak yetişen gençlerin aydın olmaları hiç mümkün değil...
Yabancı kültüre hayran yetişen ve kendi köklerinden habersiz dolaşan bu insanların Homeros, Sokrates, Aristoteles, Cervantes, Shakespeare ve Descartes gibi dünya çapındaki şahsiyetleri anlaması, fikrî ve ilmî konulara kafa yorması mümkün olmaz. Çünkü kültür hayatının gerektirdiği sosyal ve tarihî boyuttan haberi yoktur. Kendi kültürüne yabancı olan, her topluma yabancı kalır.
Kendi dilini bilmeyen yabancı dili iyi öğrenemediği gibi, bir yabancı dili kültürü ve edebiyatıyla öğrenemeyen de hem kendi kültürünü ve hem de dünya tarihini tam öğrenemez. Eskiden Doğu Arapça yı, Batı da Latince yi bunun için klasik kültürün anahtarı saymışlardır...
Batılı, çağdaş olabilmek için anaokulundan başlayarak çocuklarına yabancı dil öğretmeye, anadilini tam konuşamayan çocuklarını kendi ülkesinde tutunamayan mürebbiyelere teslim eden toplumların ne hâle geleceğini biliyoruz. Hüseyin Rahmi nin Mürebbiye adlı romanı, Osmanlı nın son dönemindeki zaafları ve çöküntüyü anlatan bir eser olarak oldukça önemli bir yanlış örneği sergiler. Yabancı dilde eğitime en çok karşı olanlar, o dili çok iyi bilenlerdir. Yabancı dilde eğitimi savunanlar ise bir yabancı dili iyi bilmiyorlar... Bu iki tavrı birbirine karıştıranlarda ister istemez zihnî bir kaos uyanıyor. Kim haklı, kim haksız, farkedilemiyor. Halbuki hakikat, arı-duru bir su gibi ortada.