OLAYLARA,  münferit

meselelere, sadece kendi içinden bakarak ilkesel ve kavramsal düşünme düzeyine

çıkabilme, imkânsız olmasa da, bir hayli zor, meşakkatli, o nisbette

yanlışlıklara teşnedir. İlke ve kavram temelinde düşünmede de, zorluklarla

karşılaşma, meşakkatlerle uğraşma, yanlışlıklara düşme ihtimali söz konusu

olabilir, olmaktadır. Ancak buradaki yanlışlıklar, doğruyu ve hakikati araştırma

sürecinde uyarıcı ve yol gösterici imkânlara ve araçlara daha fazla sahiptir.

Örneklendirme kabilinden, sadece bir örnek olarak Hegel in Estetik (c.I,

çev.:Taylan Altuğ-Hakkı Hünler, Payel Yayınları, İstanbul 1994) adlı eserinde,

birkaç kavram irdelemesini alıntılamak istiyorum. Kuşkusuz Hegel felsefesi bir

sistemdir ve bu sistemi oluşturan ilke ve kavramlar onun düşünme etkinliği

içinde yeni ve farklı tanımlara kavuşturulmak istenmektedir. Dolayısıyla, daha

başka açılardan tanımlamalar, irdelemeler, kurgular ve yargılar ileri sürmek

mümkündür. Ancak, sisteminin anahtar ilke ya da kavramı geist tır, çeviride bu

zihin (mind) ve tin (spirit) sözcükleriyle karşılansa da, özellikle

tin in, Hegel in kullanımında dinsel imalara sahip olduğu şeklinde bir uyarı

da yapılmaktadır. Çünkü Hegel açısından, insanın zihin i, Tanrı nın kandili

olan tindir. (T.M.Knox un İngilizceye çeviri Önsözü, age, s.XVIII)

Şimdi, öznenin kendi içerisinde kapsayabileceği en

yüksek içerik, açıkça özgürlük diye adlandırabileceğimiz şeydir. Özgürlük tinin

en yüksek kaderidir. Her şeyden önce, tamamen biçimsel yönünde, özgürlük,

öznenin karşısına çıkan şeyde yabancı hiçbir şeyin bulunmamasından ve bu şeyin

bir sınırlama veya engel olmamasından ibarettir, bunun tersine özne onda

kendisini bulur. Bu biçimsel özgürlük tanımında bile, her acı, her talihsizlik

gözden kaybolup gitmiş, özne dünya ile uzlaştırılmış, dünya içerisinde

doyurulmuş ve her karşıtlık ve her çelişki çözülmüştür. Fakat daha yakından

bakılırsa, özgürlük, içeriği olarak, genelde akılsal olana sahiptir: örneğin

eylemde ahlaklılık, düşünmede hakikat. Fakat özgürlük başlangıçta yalnızca

öznel olduğu ve fiili olarak kazanılmış olmadığı için, özne, özgür olmayanla,

doğanın zorunluluğu olarak tamamen nesnel olanla karşılaşır ve burada derhal bu

karşıtlığın uzlaştırılması talebi baş gösterir.

Öte yandan öznel alanın kendisinde de benzer bir

karşıtlık bulunur. Bir tarafta, tümel (külli) ve bağımsız olan şey; hukukun,

iyinin, hakikatin vb. tümel yasaları, bütün bunlar özgürlüğe aittir; buna

karşılık diğer tarafta, insanın içtepileri, duygular, eğilimler, tutkular ve

bir birey olarak insanın somut yüreğinde içerilen her şey vardır. Bu karşıtlık

da bir savaşı, bir çelişkiyi sürdürür ve bu çatışma içerisinde bütün arzular, en

derin keder, azap ve doyumsuzluk ortaya çıkar. Hayvanlar, kendileri ve

çevreleri ile barış içinde yaşarlar, ama tinsel insan doğası içinde ikilik ve

iç çatışma filizlenir ve insan bunların çelişkisi içerisinde kendisini oradan

oraya atıp durur. Çünkü kendi sıfatıyla içsel olanda, saf düşüncede, yasalar ve

bu yasaların tümellikleri dünyasında, insan ayak direyemeyecektir; onun aynı

zamanda duyusal varoluşa, duyguya, yüreğe, coşkulanıma vb. gereksinimi vardır.

(age,s.97)

Bunun sonucu olarak, insan tin alanında daha ileriye

gitmeye; bilme ve istemede, öğrenme ve eylemlerde doyum ve özgürlük elde etmeye

çabalar. Cahil insan özgür değildir, çünkü onun karşısında duran şey, yabancı

bir dünyadır, kendi dışında ve uzakta bir şeydir, cahil insan bu yabancı dünyayı

kendisi için kendisinin kılmaksızın ve dolayısıyla bu yabancı dünyada,

kendisinin olan bir şeydeki gibi, kendi başına yurdunda olmaksızın bu dünyaya

bağımlıdır. En aşağı düzeyinden en yüksek felsefi kavrayış basamağına kadar

merak içtepisi, bilmeye zorlanma, yalnızca bu özgürlüksüzlük durumunu iptal

etme ve dünyayı tasarımlarında ve düşüncesinde kendinin kılma çabasından doğar.

Eylemde özgürlük ise, bunun tersine, istemenin akılsallığının edimselleşme

kazanmasından çıkar. İsteme bu akılsallığı devlet hayatı içerisinde

edimselleştirir. Gerçekten akılsal olarak eklemlenmiş bir devlette, bütün yasa

ve örgütlenmeler, özgürlüğün kendi özsel karakteristikleri içerisindeki bir

gerçekleşiminden başka bir şey değildir... Kuşkusuz kapris çoğu kez özgürlük

diye adlandırılır; fakat kapris, istemenin akılsallığından değil; rastlantısal

içtepilerden ve bunların duyuya ve dışsal dünyaya bağımlılıklarından çıkan

akılsal-olmayan özgürlük, seçme ve öz-belirlenimdir yalnızca. (age, s.98)

Şimdi daha yüksek bir düzeyde, bir bütün olarak, devlet

hayatı kendinde mükemmel bir bütünlük oluşturur: monark, hükümet, mahkemeler,

askerlik, sivil toplum örgütlenmesi, dernekler vb., haklar ve görevler, amaçlar

ve bunların doyumu, salık verilen eylem tarzları, görev-icrası, işte bu politik

bütün kendi değişmez gerçekliğini bunlar aracılığıyla meydana getirir ve bunlar

aracılığıyla korur-bütün bu organizma halis bir devlette tamamlanır ve tamamen

yetkinleştirilir. Ama ilkenin kendisi-bu ilkenin edimselleşmesi devlet hayatını

oluşturur ve insan bu edimselleşme içerisinde kendi doyumunu arar- (age,s.99)