Neyzen Tevfik, bir ara Farsça şiir yazmaya heves eder, öğretmenine götürür ve değerlendirmesini ister. Farsça öğretmeni, yazılan şiir defterini eline almadan, Neyzen Tevfik’in elinde iken şöyle bir bakar, kafasını yukarı doğru kaldırır ve “Olmamış” der geçermiş.

Bu durum birkaç kez tekrarlanır. Bir defasında yine Farsça öğretmeni “Olmamış” deyip yürüdüğünde Neyzen, öğretmenin arkasından bağırır “Ama ben bu şiiri, Şeyh Sadi’nin Gülistan isimli eserinden yazdım ve size getirdim” deyince Farsça öğretmeni olduğu yere donar kalır.

Bir zamanlar bir edebiyat dergisinde okurlardan gelen şiirleri değerlendiren bir şairimiz, devamlı yeni şiirler gönderen bir okura birkaç sayıda onu yönlendirici yazılar yazar. En son gelen şiirinin ardından “Sizin şiir kabiliyetiniz yok. Siz, başka vadilerde işinize devam ediniz” diye bir yazı çıkınca o okur “Ama o son gönderdiğim şiir, zatı alinizin on beş yıl önce filan dergide yayınlanan şirinizdir” deyiverir.

Bir radyoda çalışan bir hanımefendi bana anlattı. Radyonun müdürü benden bir konuda metin yazmamı istedi. Üç gün hazırlandım, yazdım ve müdüre sundum. Müdür bey şöyle bir baktı, bir satırı bile okuyacak zaman geçmeden metni yırttı ve “Olmamış, yeniden yaz” dedi.

Ben birkaç gün yine çalıştım, hazırladım, müdürün yanına çıktım, yine yırttı ve çöpe attı.

Üçüncü varışımda yine yırttı ve attı. Ben de ona “Ama o yırttığınız metin, senin de sevdiğin olan filana ait bir makale  idi dedim, dondu kaldı” demişti.

Maarif Nezaretinin kitapları tetkik komisyonu, bir zatın kitabının basımına izin vermemiş. Kitap sahibi bu duruma çok üzülmüş. Bu yazarın üzüldüğünü duyan Şair Eşref, o yazara bir dörtlük yazıp gönderir. O dörtlük şu anda hatırımda yok ama şu anlamda idi: Dostum, hatasız kitabımı hatalı bulmuşlar diye üzülme. Bu senin kitapta hata bulan bu komisyon geçenlerde yine toplanmışlar. Masanın üzerinde duran kitabı tetkike başlamışlar. Kitabı baştan sona okuyup yüz hatasını bulmuşlar. Kitabın sonuna doğru okudukları kitabın Kur’an-ı Kerim olduğunu anlamışlar. Deyivermiş.

Bizim kitapçı dostlardan biri anlattı: “Bir tanıdığım var. Basılmış Türkçe ve Osmanlıca ne kadar kitap varsa yazarını, basıldığı matbaayı, baskı tarihini ve konusunu bilir.

Ben, kendi yayınevimin yayınladığı kitapları bile hatırlayamaz oldum. Onu gördükçe aklına gıpta ediyorum ama kendim hakkında da çok üzülüyorum.

Bir gün “Ya bu adam atıyorsa” diye bir düşünce geldi. Evde otururken  şatafatlı bir kitap ismi uydurdum. Bir de ona yazar ismi uydurdum ve bir kâğıda yazdım. O adamı beklemeye başladım. Bir gün dükkâna geldi. “Geldiğin iyi oldu. Ben şu isimli bir kitabı arıyorum. Nerede bulabilirim ” dedim. Onu bulamayacağımı söyledi. Kitabın çok değerli olduğunu, 1853 de basıldığını, kütüphanelerdekileri bile yurt dışına kaçırdıklarını anlattı. O günden sonra ben de kendime bir eğlence buldum. Devamlı kitap ismi uydurur, ona sorarım, o da bana birçok yalan uyduruverir. Ben de işin gerçeğini söylemem diyor.

Bir yalan, binlerce yalanı doğurur.

Yaşayan siyasilerden örnekler vermiyorum, hayranlarını üzmek istemiyorum. Konuşan da hayran olan da yanlışların farkında değiller.

Onun için donup kalmıyorlar ama her taraf vıcık vıcık.

İmam Ebu Yusuf, Kadıl kudat (Şeyh’ul İslam, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yüksek Hakimler Kurulu Başkanı) iken kendisine soru soranlara “Bilmiyorum” dediğinde adamın biri “Madem bilmiyorsun da devletten maaşı niçin alıyorsun ” deyince Ebu Yusuf: “Ben bildiklerimin karşılığı olarak maaşımı alıyorum. Bilmediklerimin karşılığını da alsaydım devletin hazinesi bana yetmezdi” der.

Bilgiçlik taslamayalım. Saf numarasına yatan birçok insanın maskarası oluruz da farkına varamadan bu dünyadan gideriz.

Rabbimiz buyurur:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül bunların hepsi ondan, (yaptığından) sorumludur.” (İsra suresi ayet 36)