Üst üstte, tıkış tıkış yapılara insanları bir ürün gibi tıkan ruhsuz binaları ve bu binaların şehrin silüetini bozan grisine rağmen İstanbul’un görece daha yeşil ve az katlı bir semtinde ikamet ediyorum. Az katlı dediysem en iyi ihtimalle dört beş katlı yapılardan bahsediyorum. Yine de el değmemiş boş araziler ya da bahçeli müstakil evler var mahallemizde. Çocuklar hâlâ sokakta oyun oynayabiliyor, kediler sahiplendikleri evlerin kapısında huzurla uyuyabiliyorlar. Neyse ki aç gözlü müteahhitler durumu fark ettiler de gökdelenden bozma binalar inşa etmek için yarışıyorlar son yıllarda.

Müteahhitlerin yarışına rağmen mahallemizde nefes alabileceğimiz birkaç parkımız var elhamdülillah. İstanbul’un kişi başına 1 metrekareden daha az yeşil alan düşen ilçeleri ve hiç parkı olmayan mahalleleri düşününce şükür sebebi elbette… Çok değil on beş, yirmi dakika yürüme mesafemizde insanların görebildiği en iyi yeşillik belediyenin sokak kaldırımının kenarına dikmiş olduğu ağaçlar. İnsanlar sokaklarında gördükleri tek bir ağacı nimet bilirken biz penceremizden baktığımız zaman boş bir arazi, arazinin içinde kendiliğinden bitmiş otlar ve peyzajı güzel yapılmış bir park görebiliyoruz. Tabii ki belediyelerin park yapması da yeterli değil. İnsan kullanımına uygun, doğayla iç içe yapılmış bir park bulmak da nimet.

İşte böyle bir ortam da penceremizden insanların içinde rahatlıkla oturabildiği çardaklar, ağaçlar ve yeşillik görebiliyoruz. Şehir hayatının grisinde bu kadar yeşili görmek o kadar huzur verici bir şey ki… Hele metrekare hesabı yapılarak insanların küçücük dairelere tıkıldığı, üstüne de manzara diye betonun grisinin pazarlandığı fakat yine de insanların hayranlıkla iç geçirdiği bu büyük şehirlerde, balkonunuzdaki masadan yeşilliği ve gökyüzünün mavisini izleyerek çalışabilmek veya bir bardak çay içebilmek büyük lüks.

Sağ olsun müteahhitlerimiz çalışıyor da bu lüksümüzden de olacağız. Ya çalışmasalardı ne yapardık? İnşaat ve trafik sesleri olmadan, şehrin rengini griye boyayan, devasa büyüklükleri karşısında kendimizi bir nokta gibi aciz ve güçsüz hissettiğimiz bu yapılar olmadan yaşadığımızı düşünün… Sükûnet ve huzur içinde yaşamak ne haddimize?

Evet, geçtiğimiz günlerde kopan bir gürültü ve sanki deprem oluyormuş gibi binamızı sallayan bir sarsıntı ile sıçradık yerimizden. Meğer penceremizden gördüğümüz o küçük toprak parçasını fark etmiş bizim çalışkan müteahhitler. Neyse ki arka sokaktaki inşaat yeni bitmişti de bu gürültüye alışığız. Hoş İstanbul’da yaşayıp da bu sahneye alışık olmamak mümkün olabilir mi? Zira bir toprak parçası üzerine beton dökülmeden kalamaz şehrimiz de… Belediyelerimize de ayrıca teşekkür etmeli nefes alamayacağımız şehirler inşa edilmesine yardımcı oldukları için.

Bu vesile ile belediyelere buradan çağrımdır: Üzerine beton dökülmemiş son toprak parçası kalana kadar ruhsat vermeye devam ediniz. Çünkü hizmeti beton sanan, grileşmiş şehirlerden bıktığı halde gökdelenlere bakarak ah buralarda biz de yaşasaydık diye iç geçiren bizlere bu müstahak!