Ceviz ağaçlarının ve sincapların koştuğu yoldan Ali Haydar Haksal’ın mahallesine ulaştık. Ali Haydar Haksal ağaçların arasındaki patika yoldan koşar adım çıkıverdi. Günlük makalesini Millî Gazete’ye ulaştırmak için evinde internet bulunan bir komşusuna gitmiş. Bizleri güler yüzle buyur etti. Hoşâmedî’ye gelenler karşılandı; haremlik ve selamlığa riayet edilerek misafirler içeri alındı.
Ali Haydar Haksal’ın ailesi, kadim kültürümüzle günümüzü bir arada cem etmiştir. Aile İslam milletinin bir portesidir. Bingöl’den ulema torunu bir beyefendi ile Karadenizli hafız bir dedenin hafız torununun kurduğu bir ailedir. Diyarlar farklı ama dertler birdir. Muhterem eşi Öznur Hanım, hafızdır. Dedesinin yanında hıfzını ikmal etmiştir. Ali Haydar Haksal’ın misafirleri için yemek hazırlamıştı. Ayrıca Karadeniz usulü bir de helva kavurmuştu ki, pek beğenildi. Ona konuk olan ailelerimiz ve evlatlarımız hayata dair pek kıymetli dersler aldılar. Evimizde her daim kendilerini hürmetle anarız.
Yemekten sonra asıl ikram başladı. Asıl ikram, ilim ve kültürdür. Bildiğiniz gibi taam, mideyi; ilim, beyni besler. Bu nedenle Arapçada imam, ümmet ve ümm (yani anne) aynı kökten gelmiştir. Bu kök emmek yani beslenmek köküdür. Tüm dünya çocukları arasında anne, evrensel bebek diliyle çağrılır: Çocuklar anneye mama derler, süte mama derler. Çünkü buradan beslenip hayata tutunurlar. Büyüdüklerinde midelerinin değil beyinlerinin beslenmesi gerekir ki bunun için bir imama tabi olurlar. İmamlar peygamberlerdir. Onlar vesilesiyle beyinlerini beslerler. Aynı imamdan beslenen insanlara da ümmet denir. Yani lidere bağlı bir topluluk olmuşlardır. Aynı kaynaktan beslenen insanlar topluluğu olmuşlardır.
Ali Haydar Haksal, yıllar boyunca biriktirdiği tarih, edebiyat, kültür ve siyaset tecrübesini, beynimizi besleyen mühim mevzuları kısa süre içinde ihtisar edebilme kabiliyetine sahiptir. O sırada Suriye iç savaşı sürüyor ve Aksa Tufanı devam ediyordu. Sohbetimiz, meclisteki dostlarımızın sualleri ile başladı. Sualleri ciddiyetle ve dikkatle dinledi. Bildiğiniz gibi âlimlere en büyük ikram ve hediye, ziyaret edildiklerinde onlara soru sormaktır. Bu, bir ilim edebidir. Sorular, onunla tartışmak için sorulmaz. Soruların cevabı bilinse de ona ikram ve hürmet olması için sual edilir. Sorunun basiti ya da zoru diye bir şey söz konusu olmaz. Zaten âlim, -mesela- kanın abdesti bozup bozmayacağı ile ilgili sorduğunuz bir sorunun cevabını sizin zaten bildiğinizin farkındadır. Ancak o, bu sorudan hoşnut olur. Zira sizin ona saygı kastıyla bu soruyu yönelttiğinizi bilir.
Ali Haydar Haksal, konuşmasına “Ben İslam milletindenim” diyerek başladı. Sezai Karakoç ile birlikte bir kimlik haline gelen bu sözün, Tanzimat Fermanı sürecinden itibaren ifade ettiği mana üzerinde durdu. Ona göre bugün maruz kaldığımız kavmiyetçilik, mezhepçilik, ulus kimlik ve maneviyatsızlığın ardındaki en önemli faktörlerin başında ittihatçıların ve masonların Batılılaşma adı altında İslam kimliğine açmış olduğu savaş yatmaktadır. İttihatçıların İslam’a karşı açtığı ilk cephe, edebiyat sahasıdır. Bu dönemde kaleme aldıkları eserler, tercümeler ve özellikle de romanlar, insanımızı İslam kimliğinden ve kültüründen uzaklaştırmak için neşredilmiştir. Hususen Şinasi, Batılılaşma ve İslamsızlaşma konusunda zirveye ulaşan isimdir. O güne kadar yapılamayanı yapmış ve Naat’ında Hz. Peygamber’den hiç bahsetmemiştir. Hatta kasidelerinde Hz. Peygamber için kullanılagelen resul, mûcize, fahr-i cihan, vakt-i saâdet gibi kavramları Mustafa Reşid Paşa’yı övmek için kullanmıştır. Esasen bir deisttir. Bu dönemden itibaren İslam milleti içerisine kavmiyetçilik ve mezhepçilik hastalığı zerk edilmiştir. Ali Haydar Haksal, bu cereyanlara karşı edebiyat, kültür, sanat ve medeniyet kavramlarıyla çalışmalar yaptığını ve bu cepheyi kalemiyle müdafaa ettiğini ifade etti.
Ali Haydar Haksal’a göre Siyonistlerin ve masonların Osmanlı’nın ve hilafetin yıkılışındaki etkisini, ittihatçılardan ayrı değerlendirmek yanlış olur. Ali Haydar Haksal, burada sözü, Filistin Cephesi’nde Cemal Paşa'nın çadırına (karargâhına) elini kolunu sallayarak girebilen casus ve fahişe kadın Sarah (Sara) Aaronsohn’a getirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında Suriye-Filistin Cephesi'nde (özellikle Kanal Harekâtı döneminde) yaşanan bu ve diğer casusluk olaylarını, NİLİ Casusluk Ağı adına, Yahudiler gerçekleştiriyordu. Siyonist kadınlardan oluşan casuslar NİLİ (Netzah Yisrael Lo Yishaker) örgütü içinde çalışıyor ve İngilizlerin Filistin'i işgal etmesini kolaylaştırmak amacıyla, Osmanlı askeri hareketliliğini, mevzilerini ve lojistik durumunu İngilizlere rapor ediyordu. Sara isimli bu kadın, üst düzey Osmanlı subaylarının -hususen- ahlaki bakımdan zaafı bulunan ittihatçıların- ve karargâhlarının çevresine sızarak çok kritik istihbaratlar topladı. Ali Haydar Haksal, bu konuyu anlatan Sara isimli kitabı gençlerimizin okuması gerektiğini ve kendisini ziyarete gelen gençlere de bu kitabı tavsiye ettiğini söyledi.
Ali Haydar Haksal, 28 Şubat sürecinde Müslümanların çalışmalarını Siyonistlere rapor etmek üzere vazifelendirilen ve kendisiyle görüşmeye gelen akademisyen görünümlü kişilerden bahsetti. Bunlar Müslüman mütefekkirlerle ilgili Yediiklim’de ya da diğer mecmualarda hazırladığı özel sayıları temin etmek istemişler. Amaçlarının sadece doktora tezi yazmak olduğunu ifade etseler de Siyonistlerin çalışma sistemini çok iyi bilen Ali Haydar Haksal, bu metinleri muhafaza etmiş.
Ali Haydar Haksal’ın küçüklükten itibaren İslam kimliği içinde yaşamış olması, İstanbul’daki edebiyat çevreleriyle bağlantısı, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç ile şeklini bulan edebi kimliğin temsilcisi olması ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile irtibatı, Türkiye’deki mason çevreleri iyi tanımasına ve onlarla yüzleşmesine imkân vermiştir. Bu nedenle bazı isimler zikrederek bu isimlerin Müslümanlara arasında fitne tohumu ekmek için Siyonistlerce vazifelendirildiğini anlattı. Zira Ali Haydar Haksal, halkımızı kimliğinden koparmak için uğraşan ve Siyonizm’e çalışan isim ve kurumları doğrudan söyleyebilir. Sözleri bir komplo teorisi değildir; ispatlı ve belgelidir. Tahminle konuşmaz; hakikatten sapmaz. Siyonistleri iyi bildiği için Kudüs’e bakışı bilinçli bir tarihi seyir izlemiştir.
Ali Haydar Haksal, Müslümanların Osmanlı’dan sonra yaşadığı siyasi ve sosyal baskılar nedeniyle hilafet, İslam Devleti gibi kavramları kullanamadığına değindi. Korku ve baskı ikliminin acı meyvesi olarak kullanılan kapalı kelimelerin yerine artık net kelimelerimizi kullanmanın vaktinin geldiğine inanıyordu. O günün şartları kapalı konuşmayı gerektirmiş olabilirdi. Biz bugün, bizi anlatan ve bize ait olan kelimelerimizi kuşanmalıyız. Ali Haydar Haksal, söylediğini yapan ve kelimelerinin bedelini de ödeyen bir şair ve mütefekkirdir. Günün birinde Millî Gazete’de şehitlik kelimesiyle ilgili bir köşe yazısı kaleme almıştı. Kavmiyetçi ve İslamcı kimi çevrelerde onun yazısına karşı yazıyla mukabele edebilecek ve reddiye yapabilecek kabiliyette bir mütefekkir bulunmadığı için çözümü başka yollarda aradılar. Ticari ve iktisadi yollarla evlatlarını ve dolayısıyla onu üzdüler. Ancak Ali Haydar Haksal, Allah’a tevekkülünden hiç taviz vermedi.
Ali Haydar Haksal, vefakârdır. Sizin yaşadığınız bir sorun varsa onu unutmaz; arayıp sorar. Hastanızı merak eder. Mahkeme kararıyla çocuğundan ayrılan bir arkadaşımızı defalarca aramış ve çocuğunu görüp göremediğini sormuştur. İnsanlardan kopuk değildir; topraklarına bigâne kalmaz. Kızımın sınav sonuçları açıklandığında arayıp nereye yerleştiğini soran ilk kişi oydu. Sizinle formalite olsun diye tanışmaz; adınızı sanınızı hıfzeder. Kardeşleri de öyledir. Meva Kafe’ye her uğradığımızda kıymet verirler. Hâlâ çeşitli kütüphaneler açarak yaşadıkları bölgeye hizmet etmenin yollarını arıyorlar.
Hasköy’den ayrılma vakti gelmişti. Ali Haydar Haksal ve komşularla vedalaşıp yola revan olmaya başladık. O günün hatırası olarak bir fotoğraf karesine gülümseyerek baktık. Ben ve ailem bir süre daha kaldık. Bize hususi tavsiyelerde bulundu ve çocuklarımıza kitap okumanın ehemmiyetini öğütledi.
Vefat ettiği haftaydı. Rüyamda Ali Haydar Haksal ile Meva’nın ikinci katında oturuyorduk. Kitapları mütalaa edip dergiler üzerine konuşuyorduk. Uyandığımda hicret vaktinin yaklaştığını hissettim. 28 Ağustos 2026 tarihinde bizi yalnız bıraktığı haberini aldığımda tek bir sözünü hatırladım ve sözüne şahitlik ettim: “Ali Haydar Haksal, İslam milletindendi!”