
Ulus devlet tasavvurunun yerleştiği bir beynin en büyük kaybı, fikirlerini oluştururken kendi yaşadığı diyardan başka bir yerlerin ve insanların varlığından bihaber olmasıdır. Bu nedenle kendisini âlemin en güçlüsü; yaşadığı yerin de en müreffeh arazi olduğu zehabına kapılır. Bu tasavvura sahip beyin, en büyük hasarı tarih ilmine verir ve tarihi ya yanlış ya da yanlı öğrenir. Onun tarih ilmine vereceği zarar iki türlüdür:
Birincisi: Tarihi kendisiyle ve yaşadığı ülkeyle sınırlı tutar. Kendisini merkeze alarak diğer ülkeleri ve kavimleri kendisine tabi olarak görür. Başka ülkelerde yaşananlardan ve bu yaşananların sebep sonuçlarından habersizdir. Âlemin sadece kendisiyle ve ülkesiyle kaim ve daim olduğunu zanneder.
İkincisi: Güncel olaylarla tarihte yaşananlar arasında bağlantı kuramaz. Ona göre her şey şu anda yaşanmaktadır; bir öncesi yoktur. Her şey nevzuhurdur. Sorunların kökleri olmadığı için çözüm yollarını belirlerken de derinlere inmeye gerek yoktur.
Habbeyi tane gören bu akıl, pansuman tedbircidir. Yani toplumsal ve siyasi olaylarda uzun soluklu tedavilerin de olabileceğine ihtimal vermez. “Yara mı gördün? Merhem sür; sar gitsin! Ağrı kesiciyi unutma! Yara kabuk bağlar zaten!” anlayışı tarihe bakışı başta olmak üzere her sorunun çözümünde belirleyicidir.
Ulus devletin peyda ettiği tarih tasavvuruyla yetişen kişi, her şeyi kendi mahallesiyle yani kavmiyle sınırlı görür. En büyük korkusu da mahalleden dışlanmaktır. Mahalleden dışlanma korkusu, ölüme eşdeğerdir. Çünkü mahallesi, yaşanabilir tek yerdir ve hakikat sadece oraya nazil olmuştur. Elbette bütün bunlar bir kuruntudur. Hastalıklı ve şuursuz bir insanın yetişmesi dışında hiçbir neticesi de yoktur.
Kudüs’ten Nazi diyarına yolculuk!
Kudüs ve Mescid-i Aksa söz konusu olduğunda en fazla zorlandığımız hususun, ulus devletin tarih tasavvuruyla beslenmiş fikirlerle mücadele olduğunu söylemeliyiz. Mesela “Nazilerin Yahudilere soykırım yapmadığını ve bunun Yahudileri Filistin’e göçe teşvik için uydurulmuş profesyonel bir Siyonist propaganda olduğunu” söylediğimizde, bu tarih tasavvuru devreye girmektedir. Kendi ülkesinin sınırları içinde öğretilen ve çoğu zaman propagandalardan öteye gitmeyen tarih öğretisiyle beslenen bu tasavvur, hızlıca sizi komplo teorisi üretmekle itham edebilir. Bundan Türkiyeli İslamcılar da nasibini almıştır. En çok okudukları yazarlardan birisi olan Roger Garaudy’nin (ö. 2012) “Nazilerin Yahudilere soykırım uyguladığı” iddiasının koca bir yalan olduğunu savunması nedeniyle Fransa’da sürüm sürüm süründürüldüğünü konuşmazlar ve gündemde tutmazlar. Zira Siyonistlerin üretip servis ettiği holokost kelimesi, tarih tasavvurlarına çivi gibi çakılmıştır; bu kelimenin safsata olduğuna ve Nazi soykırımı iddiasının koca bir düzenbazlık olduğuna ihtimal bile veremezler.
Yahudi hamiliği ve Nazi düşmanlığıyla yetiştirilmiş bu zümre, Nurettin Topçu’yu okuyarak yüceltir ancak Topçu’nun odasında asılı olan üç resimden birinin Adolf Hitler’in portresi olduğunu hiçbir zaman sorgulayamaz; dillendiremez. Çünkü sahip olduğu tarih tasavvuru, kendi ülke sınırları dışına çıkmayı reddettiği gibi elindeki tarih kitabında iyi ya da kötü olarak dikte ettirilmiş bir kişiyi ya da kurumu sorgulamasına izin vermez. Ona göre Nazi Almanya’sı direkt reddedilmesi gereken bir vahşet diyarıdır. Kudüs’ü savunduğunu iddia eden bu zümre, Muhammed Emin el-Hüseyni (ö. 1974) ismini ve Müslümanların Filistin’i kurtarmak için Nazilerle yaptıkları görüşmeleri ve iş birliğini hiçbir yerde anmaz. Bu bilgileri hep yok sayar. Çünkü Nazi taraftarı gibi görünüp mahalleden dışlanabilir. Boynuna, antisemitist damgalı bir yafta asılabilir. Siyonistler tarafından mimlenip “Yahudi Dostluğu Mahallesi”nden dışlanmak, onun asla göze alamayacağı bir korkudur.
Bosna’nın Kudüs’le bağı
Kudüs’ün özgürlüğü için dünyanın pek çok yerinden Müslüman’ın kendisini feda ettiğini bilmek ve bu kavganın bir ırka mahsus olmadığını vurgulamak zorundayız. Bunun en önemli göstergelerinden birisi, Muhammed Emin el-Hüseyni’dir.

Kudüs Müftüsü Hüseyni, bir Osmanlı subayıydı. Sultan İkinci Abdülhamid’e çok bağlıydı. Çanakkale’de küffara karşı cenk etmişti. Teşkilat-ı Mahsusa’da üst düzey yetkiliydi. 1916’da Kudüs’teki direnişi organize etmek üzere vazifelendirildiğinde tüm ömrünü Mescid-i Aksa’nın özgürlüğü için feda edeceği kavgayı başlattı. Halkı organize etti ve İngilizlere karşı Kudüs’te pek çok protesto düzenletti; mücahit bölükleri oluşturarak İngilizlere operasyonlar düzenletti. Hüseyni, 28 Kasım 1941'de Berlin Şansölyeliği'nde Hitler ile bir araya geldi. Hitler, "Yahudi-Komünist Avrupa imparatorluğunu yıktıktan sonra Müslümanların Filistin’de devlet kurmaya hazırlanan işgalci Siyonistleri kovması için onlara yardım taahhüt etti.”[1] Avrupa’daki Müslümanlar, Hançer Birliği kurarak Hitler’e yardım etti.
İsrail’e karşı savaşan hançer gazileri
II. Dünya Savaşı sırasında ağırlıklı olarak Bosnalı Müslüman askerlerden oluşan bir askeri birlik kuruldu. Birliğin Almanca adı, SS Handschar Veterans yani Hançer Gazileri idi. Birliğin armasında hem Nazi yıldızı hem de Bosnalı Müslümanlara ait hançer sembolü bir aradaydı. Siyah zeminde hançer tutan el, Müslümanların dünyasını yansıtacak şekilde beyaz olarak tasarlanmıştı.
Zaten Handschar kelimesini dikkatle söylerseniz bunun Türkçedeki hançer kelimesi olduğunu fark edersiniz. Avrupa’daki Müslümanların kendilerini simgeleyen armayı ve kelimeyi seçerken olağanüstü edebi ve tarihi bir çaba sarf ettiklerini söylemek gerekir. Birliğin hem logosu hem de ismi, Müslümanların medeniyetini ve tarihini yansıtmaktadır. Bu hançer, Bosnalıların kullandığı kamadır. Ünlü Arap dilci İbn Manzur, hançerin Arapça kökenli olduğunu iddia etse de günümüzdeki araştırmalar, hançerin Farsçadan Arapçaya geçtiğini gösteriyor. Hançer (خنجر), Farsça ḫun (خون yani kan) ve gar (گر yani döken, alan) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Hançer kelimesinin Arapçadaki ilk kullanımına hicri 8 yılında (629) yılında rastlıyoruz. Kayıtlarda kelimenin daha önce kullanıldığını göremiyoruz. Buna göre kelimeyi Hz. Peygamber, büyük kılıç manasında kullanmıştır. Kelimenin kayıtlardaki hikâyesi şöyledir: Ümmü Süleym bint Milhân isimli kadın sahâbi, Enes b. Mâlik’in annesidir. Ümmü Süleym, cesaretiyle tanınan bir kadındı. Uhud Gazvesi’nde yaralıları tedavi etmiş, su dağıtmış, Hayber Gazvesi’ne de iştirak etmiştir. Gebe olmasına rağmen Huneyn Gazvesi’ne katıldı. Kuşağının arasına bir de hançer sokmuştu. Kocasının adı ise Ebû Talha Zeyd b. Sehl el-Ensârî’dir (ö. 34/654-55). Kocası, koşarak Hz. Peygamber’in yanına gelerek, “Bak şu Ümmü Süleym’in yaptığına! Bir de yanına hançer almış!” dedi. Hz. Peygamber Ümmü Süleym’i çağırarak, “Bu hançer de ne?” diye sordu. Ümmü Süleym, “Yanıma aldım çünkü müşriklerden birisi bana yaklaşırsa karnını deşeceğim” deyince Hz. Peygamber güldü. Ümmü Süleym, “Mekke’nin Fethi sırasında serbest bıraktığın ve Müslüman olduğunu açıklayanların hepsini öldür. Bugün geri çekilerek bizi yalnız bıraktılar ve yenilmemize neden oldular!” deyince Hz. Peygamber, “Ümmü Süleym! Allah bu kadarla iktifa etmemizi emretti ve bize güzel bir zafer verdi!” dedi (Müslim, “Cihâd ve's-Siyer”, 134 (Nr. 1809). Hançer kelimesi o günden beri büyük bıçak manasında kullanılıyor ve Arabistan’dan İran’a; İran’dan Bosna’ya kadar Müslümanların cihat sevdasını betimliyor.
Hüseyni’nin ve Bosnalı Müslümanların fedakârlığı, Siyonistlerin 1948 yılında Filistin’i işgal ettiklerini ve devlet kurduklarını engellemeye yetmedi. Hüseyni, Bosnalı Müslümanların dertlerini ve maruz kaldıkları zulümleri diğer İslam ülkelerine ulaştıran bir köprü oldu. Direniş ruhunu gittiği her yerde yeşertti. Almanya yenildikten sonra Yugoslavya’da zulüm ve vahşet iktidar oldu. Tito diktatörlüğü, Bosnalı Müslümanları, Siyonistlere karşı savaştıkları için türlü eziyetlere maruz bıraktı. “Genç Müslümanlar” hareketi mensupları, Hitler ajanı olmakla ve vatana ihanetle itham edildi.[2] Pek çoğu Tito yönetimi tarafından idam edildi. Hançer bölüğünün bir kısmı, 1948 yılında gönüllü olarak Suriye’ye geçti ve İsrail’e karşı savaştı. Kudüs’ü kurtarmak için pek çoğu toprağa düştü.
[1] https://encyclopedia.ushmm.org/content/ar/film/hajj-amin-al-husayni-meets-hitler
[2] Ömer Behmen, Genç Müslümanlar (1939-2005), çev. Nevzat Akkuş - Amira Yarar (İstanbul: Ant Kreatif, 2008), 111, 125-127.