Kısa bir bayramdı 2006 Ramazan ı sonuna eklenen. Siyasilerin bayram izni pek çok kişiyi üzdü. Zira otuz gün gibi uzun bir oruç seferine çıkanların normal hayata dönmeleri için üç gün çok kısa geldi. Ramazan ın bengi görünümü, aileleri sofra başında toplayıcılığı, iftar adabı insanları ipekten bir hale gibi öylesine kuşatıp inceltti ki. Vapurdan çıkan insanları birkaç gün izledim Üsküdar da. Ne kadar telaşla koşuyorlardı Ramazan da. Kendilerinin olmadığı bir sofranın aileye hüzün vereceğini bildikleri için otobüslere son sürat yetişmeye çalışıyorlardı. Öğretmenler, işçiler, sekreter kadınlar, öğrenciler. İftarın, orucun aileyi bir sofra başında ve sevgi sağanağında buluşturmasına hayran kalarak evlerine gitmek için nasıl acele ediyorlardı.

Kısa bayram çabuk geçmiş, okullarına giden çocuklar pek bir sıkıntı ile kalkmıştılar yataklarından. Bayram rehaveti daha geçmemişti bakışlarından. Anneler henüz onların önlüklerini bile ütülememişlerdi. Sokağın başındaki konfeksiyon atölyesinde çalışan işçi kızlar ne kadar yorgun döndüler makineleri başına. Gerçi sokağın yaşlı sakinleri de onlar yokken çifte bayram yapmışlardı. Sesini sonuna kadar açtıkları müziğin bayıltıcı ve kötü seçilmiş parçalarının bangır bangır ilan ettiği sevda yakınmalarını pek bir banal bulmuşlardı. Oysa şimdi üç gün gibi kısa bir süre bile beklemeden iki günlük bayramı işçilerine uygun bulan tamahkar patronlarının emri ile makinelerinin başında idi kızlar. Ne kadar yorulduklarını anlatıyorlardı birbirlerine. Gelen giden misafirleri. Pişirdikleri yemekleri. Yıkadıkları bulaşıkları.

Bayramlar da zaten halkın sahip çıkıp diri tuttuğu kutlu günler değil mi. Egemen sınıf pek çok kutlu kavrama burun büktüğü gibi, bayramları da elinin tersi ile hayatından uzaklaştırmış. Tatilin az olması, gideceği eğlence yerinde kalma vaktini azaltacağı için canı sıkılmış yoksa bayrammış, gelenmiş, gidenmiş fazla da umursadığı yok. İşçi kızların yorgunluktan şişen ellerinin acısını hiç yaşamayan kesim, bayramın neşesini de duyamıyor.

Bayramın anlamını en çok çocuklar bilse de, insan yaşlandıkça daha fazla ehemmiyetini fark etmekte. Çocukluğumda ve gençliğimde evimizdeki misafir kuyrukları çok canımı sıkar ve rahmetli anneciğim bunlara bu kadar yüz vermese biraz daha başımızı dinlemiş olabileceğimizi düşünürdüm. İzmir e evlenip gittiğimde bir misafir delisi de kayınvalidemi gördüm. Bir kafileyi uğurlamadan öbür grubu karşılıyorduk. Bu yoğunluğa çare olarak İzmir e bayramlarda ve hac dönüşlerinde gitmeme kararı almıştım. Ne mümkün. Yazın da kışın da gitsem ev hep dolu. Ancak annemi kaybettiğimde anlıyorum acının da sevincin de insanla paylaşıldığını. Şimdi mahalle çocuklarının kapı zilini çalması bile ne kadar anlamlı. Kapıları hiç çalınmayan ya da kapı açmaya mecali olmayan yaşlı ve hastaları ne kadar fazla hatırlatmakta her zil sesi. Bu bayram " annenin yerini artık sen aldın, sende toplanacağız" dediğinde kuzenlerim, yeğenlerim ne kadar sevindim. Geleneksel bağların her ölümle, her bayramla ne kadar da kavileştiğine bir kez daha tanık oldum. Mutlulukla sofralar hazırladım. Şükranla. Çünkü trafikte çoluk çocuk üç saat bekleme zahmetini göze alarak bana gelmişlerdi. Bir zamanlar çok sıkıldığım, anneme hep şikayet ettiğim, "nedir bu sürü sepet geliyorlar" diye öfkelendiğim bayram misafirlerini teşekkür ederek ağırladım. Zira insanlar sevdiklerine gidiyorlardı. Çocuklarım da bir asistan gibi benden hürmet ve hizmet dersi alırken çok mutlu oldum. Yeni nesil geleceğe böyle hazırlanabilirdi. Tıpkı annemin beni hazırladığı gibi.

Bayramlar işte bunun için vardı. İnsanları bir araya getirip aralarındaki sevgi bağlarını güçlendirmek, bir sofra başında toplanıp ekmeği bölüşmek, çay bardaklarının yanısıra dostluk ve kardeşliği pekiştirmek için de çok büyük bir gereklilikti bayramlar.

Elbet hep çocuk dokunuşları gibi saf bir neşe kaynağıdır bayramlar ama yaşını başını almışlar için de hayatı henüz yeni öğrendikleri bir hatıralar sandığıdır. Dost ve akraba sohbetleri ile bu sandığa kim bilir ne değerli anılar, ipek bohçalara sarılıp kaldırılacaktır.