İnsanın olduğu yerde tenkidin, olumlu veya olumsuz görüş bildirmenin olması kadar tabii bir şey olamaz. İnsanoğlu, bu dünyaya varlığıyla anlam katan yegâne varlık olması hasebiyle, yaşadığı hayatın içini de doldurmak zorundadır. Bu bağlamda, herhangi bir konuyla ilgili fikir beyan etmesi gayet normaldir. Varlığını, düşüncesini açıklayarak hissettirmemesi anormal kaçar.

Bizler, içinde yaşadığımız şehirlerin sakinleri olarak buraların aynı zamanda da sahibiyiz. Hemşehrilik diye bir kavram, aynı zamanda ortak bir değerin ifadesidir. O değer de, herkesin içinde yaşadığı şehrin bir bakıma sahibi olmasına denk gelir. Şehrin sakini, şehrin aynı zamanda sahibiyse, yani oraya sahip çıkması gerekiyorsa, şehirle ilgili görüş belirtmesi de çok normal karşılanmalıdır.

Hele ki, herhangi bir hesabı kitabı, menfaati, rant planı olmayan, şehrin ruhunu, dokusunu, kimliğini ve güzelliğini gerçekten de hasbi bir hevesle seven insanlar, birtakım tenkitler veya önerilerde bulunuyorsa kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Sonuç itibariyle, şehrin yöneticilerinin her yaptıkları doğru olamaz ve şehrin sakini (ve dahi sahibi olarak) halk da olumlu veya olumsuz görüşünü bildirecektir. Evet, otobüsün, vapurun rengini vatandaşa sormak hoş bir detaydır ama asıl önemli konuları kendi kafasına göre yapıp halkın tepkisini veya eleştirisini göz ardı etmek ise detaydan öte kocaman bir falsodur.

Bir toplumun taşıdığı değerlerin, sahip olduğu hasletlerin ve hayata bakışının bire bir yansıması olan şehirler, bir bakıma günlük hayatın namusudur da. İnsan hayatına doğrudan etkisi olan şehir kimliği, sebepsiz yere veya rant uğruna değiştiriliyorsa, tarihi ve insani özellikler hiçe sayılıyorsa, şehrin her sakini bu duruma müdahil olmak zorundadır. Bir Parisli, bir Romalı, bir Londralı, nasıl ki şehrine sahip çıkıyorsa, geçmişten gelen ve bire bir o toplumu yansıtan değerlerinin üzerine titriyorsa, biz de aynı hassasiyet göstermek durumundayız. Yoksa, bu gidişat çok yakın bir gelecekte şehirlerimizi kimliksiz ve kişiliksiz birer ucubeye çevirecek.

Bir Avrupa şehrini görünce, oranın Batı medeniyetinin ürünü olduğunu şipşak anlayabiliyorken, İslam medeniyetinin ürünü olan bizim şehirlerimize bugün baksak ne göreceğiz Misal, İstanbul’un gökdelenli siluetinden camileri bir fotoğraf hilesi marifetiyle kaldırsak, buranın bir İslam şehri olduğuna dair en ufak bir iz bulabilir miyiz İnsanın gündelik hayatını bile tanzim eden prensiplere sahip olan inancımızı, günlük hayatımıza ve şehir planlarımıza yansıtabiliyor muyuz Yani bu soru, aslında insana değer veren bir anlayışı mı, yoksa paracı ve kapitalist bir kafayı mı tercih ediyoruz sorusudur. Yanıtı ise bulunduğumuz durumun vahametini gözler önüne serecektir.

Rus klasiklerindeki tarif edilen sokaklar, binalar yerli yerinde duruyor. Paris’te, herhangi bir romancının 150-200 sene önce bahsettiği binalar, caddeleri bugün bile gidip gezebilirsiniz. İstanbul’u da İstanbul yapan, tarihten tevarüs eden yapıları, sokakları, caddeleri, semtleridir. Yoksa, yeni yapılan rezidanslar, siteler, AVM’ler, gökdelenler değildir. İstanbul dendi mi akla bilmemne rezidans, bilmemne AVM veya bilmemne site gelmiyor, gelmemelidir de.

Eğer ki şehrin sakinleri ve dahi sahipleri, bu rant odaklı ve yamyamca yapılaşmayı öngören gidişata ses etmeyip, bir beton illüzyonuna, bir yüksek bina fetişine kendilerini kaptırırlarsa, bu şehrin beyin ölümü çok yakın bir gelecekte gerçekleşecektir. Yapay bir şehir olan New York için bile bir ruhtan, bir kendine özgü tavırdan bahsediliyor ve git gide bu özellik de yerleşiyorken, biz binlerce yıllık geçmişi olan nadide şehrimizi kepaze bir yapılaşmanın kucağına itmekte hevesliyiz.

Doğu ile Batı arasında sıkışık kimliğimizi, kişiliğimizi unutmamız, kendimizi başkalarının tanımlarıyla niteleyip üstümüze uymayan “kimlik” elbiselerini zorla giymeye çalışmamız, içinde bulunduğumuz kafa karışıklığına ve garabete de sebeptir. Apartman denen ucube eliyle mahvettiğimiz şehirlerimizi, Batılı “görünmek” adına açıkça katlediyoruz. Hangi Batı şehrinde bizimki gibi rezil binalar var acaba