Geçtiğimiz aylarda yaşanan gelişmelere yan yana bakınca ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.
Önce ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack çıktı ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun Eylül 2026’da açılacağını açıkladı.
Ardından Hürriyet Gazetesi, Fener Rum Patriği Bartholomeos ile geniş bir röportaj yayımladı. Röportajda azınlık hakları, dini özgürlükler ve Ruhban Okulu meselesi kamuoyuna son derece olumlu bir çerçeve içinde sunuldu.
Son olarak da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Patrik Bartholomeos’un görüşmesi ve sonrasında gelen haberler, iktidarın konuya olumlu yaklaştığı yönündeki yorumları beraberinde getirdi.





İşte tam da bu nedenle bugün şu başlığı atıyorum:
“Barrack tarih verdi, Hürriyet Gazetesi algıyı işledi, Erdoğan da kapıyı araladı.”
Çünkü ben bu konuda ilk defa bugün yazmıyorum.
Milli Gazete’de daha önce üç ayrı yazı kaleme almıştım:
5 Ekim 2025: “Heybeliada Ruhban Okulu, dün milli tehditti, bugün Erdoğan neden açma sözü veriyor?”
5 Aralık 2025: “Ruhban Okulu neden açılıyor? Asıl hedef, Patrikhaneye ‘ekümeniklik’ kazandırmak mı?”
30 Ocak 2026: “Heybeliada’da ne oluyor? Ruhban Okulu dosyasında kim karar veriyor?”
O günlerde sorduğum soruların birçoğu bugün daha da anlamlı hale gelmiş görünüyor.
Çünkü önce ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack çıktı.
Sanki Türkiye Cumhuriyeti’nin bir büyükelçiyle muhatap olan bağımsız bir devleti değil de, talimat bekleyen bir ülkeymiş gibi konuştu.
Heybeliada Ruhban Okulu’nun hangi tarihte açılacağını açıkladı.
Üstelik Eylül 2026 tarihini verdi.
Normal şartlarda bağımsız bir ülkede böyle bir açıklama büyük tartışma oluşturur.
Bir ülkenin eğitim politikasıyla ilgili tarihi neden o ülkenin Milli Eğitim Bakanı değil de yabancı bir devletin büyükelçisi açıklıyor?
Daha da önemlisi…
Bu kadar kritik bir konuda neden iktidardan güçlü bir itiraz gelmedi?
Neden kimse çıkıp:
“Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin iç meselesidir. Kararı Ankara verir.” demedi?
O günlerde bu soruyu sorduk.
Cevap alamadık.
Bugün ise Hürriyet Gazetesi’ndeki röportaj ve sonrasında ortaya çıkan gelişmeler, tartışmayı daha da büyütüyor.
Önce Patrik’e geniş bir röportaj veriliyor.
Ardından kamuoyunda son derece olumlu bir atmosfer oluşturuluyor.
Sonra Patrik Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşüyor.
Ve kısa süre sonra Ruhban Okulu konusunda sürecin hızlandığı yönünde haberler geliyor.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bu röportaj gerçekten gazetecilik faaliyeti miydi?
Yoksa kamuoyunu belirli bir sonuca hazırlama sürecinin bir parçası mıydı?
Çünkü ben hep şunu iddia etmişimdir:
Türkiye’de seçmen çoğu zaman kendi öz tercihiyle değil, medya aracılığıyla oluşturulan algılar üzerinden yönlendirilmektedir.
Bir sihirbaz nasıl dikkatleri başka yöne çekerek istediği sonucu elde etmeye çalışıyorsa, modern dönemin sihirbazları da çoğu zaman medya araçlarıdır.
İşte burada da dikkat çekici bir sıralama görüyoruz:
Önce Barrack tarih veriyor.
Ardından Hürriyet Gazetesi devreye giriyor.
Sonra Erdoğan ile görüşme gerçekleşiyor.
Ve nihayet açılma ihtimalinin güçlendiği yönünde haberler geliyor.
Bütün bunlar yan yana konulduğunda insanların soru sorması son derece normaldir.
Çünkü mesele artık sadece bir okul meselesi olmaktan çıkmıştır.
Asıl soru şudur:
Bu sürecin takvimini Ankara mı belirliyor?
Washington mı belirliyor?
Yoksa Ankara, Washington’un belirlediği takvimi mi uyguluyor?
Ben kesin hüküm vermiyorum.
Ama sorguluyorum.
Çünkü sorgulamak vatandaşlık görevidir.
Dün “milli güvenlik” denilen bir konuda bugün neden farklı konuşulduğunu sormak da vatandaşlık görevidir.
Dün sakıncalı görülen bir projenin bugün neden desteklendiğini sormak da vatandaşlık görevidir.
Ve en önemlisi…
Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini ilgilendiren konularda son sözü Türk milleti mi söylüyor, yoksa yabancı başkentler mi?
Asıl cevap bekleyen soru budur.