Geçtiğimiz günlerde bir genç şöyle dedi:

“İçmiyorum diye dışlandım.”

Bir başka genç de şunu ekledi:

“Bağımlı olana kadar kendimi zorladım. Sonra bırakamadım.”

Gençlerle ilgili pek çok şikâyet duyuyoruz: Sorumluluk almıyorlar, kolay vazgeçiyorlar, kötü alışkanlıklara çabuk kapılıyorlar… Fakat biz onların ne hissettiğini ne kadar biliyoruz? Onların yaşadığı yalnızlığı, görünmez kalma korkusunu, kabul görme ihtiyacını gerçekten anlayabiliyor muyuz?

Yukarıdaki sözler, bizzat gençlerle konuştuğumda yapılan itiraflardan alıntılar... Onlar da durumdan memnun değiller fakat gruba ayak uydurmak için mecbur kalıyorlar. Evet, bu bir zorbalık. Ve onlar da bu durumun farkındalar. “Ya bu zorbalığa boyun eğeceğiz ya da yalnız kalacağız” diyorlar.

“İçmiyorum diye dışlandım” diyen genç ile sohbeti derinleştirince anlıyorsunuz ki güçlü aile bağları olan ve kendine saygı duymayı öğrenerek büyümüş. Bu zorbalığa karşı boyun eğmemesi de kendi öz saygısı ve gerçek sevgiyi tatmış olması. Peki ya diğerleri? İçmeyi öğrenmek zorunda kalanların aileleri…

Bugünün gençleri elektronik sigara kullanıyor çünkü "herkes içiyor." Ya da farklı bağımlılıkları var. Çünkü "ortamda olmak istiyorlar." Çünkü yalnız kalmak istemiyorlar.

Zararlı olduğunu biliyorlar.

Ama bilmek yeterli olmuyor.

Gençler bu kötü alışkanlıkların sağlığa verdiği zararı bilmiyor değil ama daha büyük bir tehlikeyle, yalnız kalma korkusuyla yüz yüzeler. O korku, onların düşüncesini de iradesini de boğuyor. Kötü bir şeye “hayır” demenin bedeli, sosyal olarak dışlanmaksa; çoğu genç bu bedeli göze alamıyor. Çünkü bu çağın en büyük korkusu yalnızlık.

Şimdi asıl soruyu sormanın zamanı:

Gençler neden yalnız kalmamak için iyi bir şey yapmak zorunda hissetmiyor da kötü alışkanlıklara boyun eğiyor?

Neden iyilik, dürüstlük, üretkenlik “ortamda tutan şeyler” değil de; bağımlılık, zorbalık ve umursamazlık "kabul görmenin bedeli" haline geliyor?

Sorunun bir ucu gençlerdeyse bir ucu da bizde. Biz ne yaptık da çocuklarımız bir araya geldiklerinde kötü olanı seçiyor? Nasıl bir yalnızlık bıraktık ki geriye bu kadar kolay bir bağımlılığa razı oluyorlar?

Toplum olarak sadece “gençler arasında kötü alışkanlıklar yaygın” demekle, sadece “gençlerde ahlaki problemler var” demekle yetinemeyiz. Neden içtiklerini, nasıl bu noktaya geldiklerini, neyin eksik olduğunu konuşmalıyız. Belki de çocuklarımız yalnızlıklarını, değersizlik hissini o dumanın arkasına saklayarak yaşıyor. Belki de bağımlı oldukları şey nikotin değil; görülmek, kabul edilmek, sevilmek…

Mesela ebeveyn olarak onlara ne kadar kulak verdik? En son göz göze ne zaman geldik? Onları dinledik mi? Yoksa hep öğüt mü verdik? Yanlarında mıydık, yoksa sadece "onların iyiliği için" mi sürekli meşguldük?

Bugünün gençleri yalnız.

Ailede görülmedikleri için...

Toplumda ciddiye alınmadıkları için...

Gerçek iletişimden yoksun oldukları için…

Ve yalnız kalan çocuklar, bir aidiyet arar. O aidiyet bazen bir zararın, bir bağımlılığın içine gizlenir. Ama onların derdi, aslında o buhar değil, birlikte olabilme hissi.

Burada en önemli görev yine bize düşüyor:

Gençleri dışlamayan, onları yargılamayan, onların yanında yürüyen birer yetişkin olabilmek...

İyiliği “havalı” kılmak… İrade sahibi olmayı “takdir edilen” bir değer haline getirmek...

Peki ne yapabiliriz?

Gençlerimizi suçlamadan önce onları dinlemeyi öğrenmeliyiz. Aile içinde yargılayıcı olmayan, güvenli bir iletişim ortamı oluşturmak, onların duygularını küçümsemeden yanında durmak ilk adım olabilir.

En önemlisi de “İyilik yapan dışlanmaz” mesajını, sadece sözle değil davranışla da vermek. Biz yetişkinler dünyasında bile iyilik yapmayı cezalandırırken gençlere iyilik yapmanın takdir edilmesi gerektiğini, iyi olanın tarafında olmaları gerektiğini nasıl anlatabiliriz ki? Akran zorbalığına karşı dayanışmayı, bağımlılığa karşı iradeyi birlikte inşa etmek zorundayız. Çünkü iyiliği bulaştırmak da en az kötülüğü bulaştırmak kadar mümkün. Yeter ki rehberlik ederken bu vasıfları bizler de taşıyabilelim.