Geçtiğimiz günlerde bir kafeteryada birkaç arkadaşla oturuyorduk. Siyasetten, gündemden uzak; sıradan bir sohbetti. Ortada ne AK Parti vardı ne Saadet Partisi ne de herhangi bir siyasi tartışma… Derken yanımıza biri daha katıldı ve konu hiç beklenmedik bir yerden açıldı:
“Şaban, siz Saadetliler yıllardır hep AK Parti’yi eleştiriyorsunuz. Zina meselesinde ne var bunda?” dedi.
“Yanlış mı?” diye sordum.
“Yanlış yok ama bu düzenleme birçok kişinin çok eşli olmasına zemin hazırladı. AK Parti bunu bilinçli yaptı,” diye ekledi.
Bunun üzerine şunu söyledim:
“Bak, ‘AK Parti’yi eleştiriyorsunuz’ diyorsun; evet, biz yanlışları eleştiririz. Ama sizin yaptığınız eleştiri değil, iftiradır.”
“Niye?” diye sordu.
“Çünkü ‘AK Parti zina yasasını bilinçli çıkardı’ diyorsun. Oysa bizzat Tayyip Erdoğan’ın kendisi, bir konuşmasında ‘Zina maddesini Avrupa Birliği istediği için çıkardık ve hata yaptık; fuhuş ve tecavüzler arttı’ diyor. Bu sözler on yıl önce söylendi ama aradan geçen zamana rağmen zina konusunda hâlâ bir düzeltme yapılmış değil,” dedim.
Sonra ekledim:
“Kim diyor çok eşli olmayı?” dedim.
“Kur’an’da yazıyor,” cevabını verdi.
“Maşallah,” dedim, “demek ki Kur’an’dan hüküm de çıkarabiliyoruz. Güzel.”
Sonra ben, meseleyi somutlaştırmak için, ona dönüp şunu söyledim:
“Ben de ‘namaz kılmıyorum’ desem, buna da Kur’an’dan bir ayet gösterilebilir.”
Hemen itiraz etti:
“Olur mu öyle şey? Ayetin başını okusana!”
Gülümsedim.
“Sen de,” dedim, “çok eşlilikle ilgili ayetin sonunu oku. Hatta yetmez; aynı surenin devamındaki ayeti de oku.”
İşte mesele tam da burada düğümleniyor.
Kur’an, ayetin sadece başını alıp nefsin hizmetine sunan bir dindarlığı değil; ayetin tamamıyla yüzleşmeyi emreder. Nefsine ikinci eşi meşrulaştırmak için ayeti kalkan yapan bir anlayış, aynı mantıkla kadına da “bana tek eş yetmiyor” deme hakkını tanımak zorundadır. Çünkü Kur’an, arzuyu değil; adaleti merkeze alır. Ve bu adaletin ne kadar ağır bir yük olduğunu da bizzat kendisi söyler.
Bu sohbet orada kalabilirdi. Ama kalmadı. Çünkü bu konuşma, bugün yaygınlaşan seçmeci din anlayışının küçük ama son derece net bir özetiydi. Oturup bu diyaloğu yazıya döktüm. Yazdıklarımı bir ilahiyatçı dostuma okuttum. Ayetin sadece lafzını değil; iniş sebebini, bağlamını ve Kur’an bütünlüğü içindeki yerini anlattı. Sonuç değişmedi: Ayetin bir kısmını alıp geri kalanını yok sayan bir okuma, hakikati değil; nefsi besliyordu.
Velhasıl, bu yazı bir polemik arayışının değil; ayeti gerçekten okuma ve onunla yüzleşme ihtiyacının ürünüdür.
İşte bu yüzden, yazımı bu başlıkla kuruyorum:
Ayeti kalkan yapıp nefsi merkez alan dindarlık
Kur’an’da çok eşlilik meselesi, bugün sıkça yapıldığı gibi tek bir cümleye indirgenerek okunamaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim, ayeti bağlamından koparıp nefsin hizmetine sunan bir dindarlığı asla meşrulaştırmaz.
Bugün bazı çevrelerde “iki, üç, dört” ifadesi, ruhsatın sınırı değil; hevesin manşeti hâline getirilmiştir. Ayetin devamı ise ya hiç okunmaz ya da özellikle görmezden gelinir:
“Adalet yapamayacaksanız bir tane ile yetinin.”
Peki soralım:
Hangi vicdan, hangi ahlak, hangi adalet anlayışı bu ayeti sadece sayıya indirger?
Kur’an’ın çizdiği çerçevede çok eşlilik;
– Sosyal bir zarurete bağlıdır,
– Yetimlerin korunması bağlamında gündeme gelir,
– Ve adalet şartına sıkı sıkıya bağlanır.
Bugün ise tablo tersine dönmüştür. Ayet, yetimin hakkını korumak için değil; çoğu zaman bir erkeğin arzusunu dini bir kisveyle meşrulaştırmak için kullanılmaktadır.
Tam bu noktada Kur’an’daki başka bir ayet üzerinden yapılan yanlış okumanın klasik bir örneğini hatırlamak gerekir:
“Namaza yaklaşmayın” ayeti…
Kur’an, “Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” der.
Şimdi düşünelim:
Bu ayeti sadece “namaza yaklaşmayın” kısmıyla okuyup, “Kur’an namazı yasaklıyor” diyen biri doğru bir hükme varabilir mi?
Elbette hayır. Çünkü ayetin maksadı namazı kaldırmak değil; sarhoşluğu ortadan kaldırmaya giden tedrici bir terbiyedir. Ayetin başını alıp sonunu atmak, hükmü tersine çevirmektir.
İşte çok eşlilik ayeti de aynı yöntemle çarpıtılmaktadır.
“İki, üç, dört” denilerek ayet okunmakta;
ama hemen arkasından gelen “adalet yapamayacaksanız bir tane” hükmü adeta yok sayılmaktadır.
Tıpkı “sarhoşken” kısmını silip “namaza yaklaşmayın” diye fetva üretmek gibi…
Bu, Kur’an’ı anlamak değil; Kur’an’ı araçsallaştırmaktır.
Ancak Kur’an burada da durmaz. Aynı surede bu ruhsatın ne kadar ağır bir şartla kayıtlı olduğunu bizzat kendisi açıkça bildirir:
“Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında tam adaleti sağlayamazsınız.” (Nisâ 4/129)
Bu ayet, çok eşliliğe dair yapılan keyfî okumaların önüne konmuş açık bir uyarıdır. Kur’an, bir yandan adaleti şart koşarken, diğer yandan insanın bu adaleti tam olarak sağlayamayacağını da gizlemez. Yani ruhsat vardır; fakat yükü ağırdır, sorumluluğu derindir.
Daha vahimi şudur:
Kur’an bu uyarıyı bu kadar açık biçimde yaparken, modern din anlatılarında bu denge sessizce bozulmuştur. Oysa adalet, Kur’an’da bir temenni değil; ölçüsü olan, hesabı olan, kul hakkına dokunan bir sorumluluktur.
Bugün çok eşlilik savunusu yapanların büyük kısmı;
– Hukuki sorumluluğu konuşmaz,
– Kadının rızasını tali görür,
– Çocukların psikolojisini hesaba katmaz,
– Ve adaleti, soyut bir “iyi niyet” cümlesine indirger.
Oysa Kur’an’da adalet, niyet değil; fiildir.
Din, insanın nefsini aklamak için değil; nefsini terbiye etmek için gönderilmiştir. Ayetleri parçalayarak okuyan, bağlamından koparan, sadece işine gelen kısmını kutsayan bir yaklaşım dine hizmet etmez; dini yıpratır.
Bugün mesele, ayeti dilimizle savunmak değil;
ayetin bizi rahatsız etmesine, sınırlamasına ve muhasebeye zorlamasına izin vermektir.
Çünkü Kur’an, ayetlerini parçalayarak işine geleni alanlarla değil,
tamamına teslim olup bedel ödemeyi göze alanlarla konuşur.
Kur’an, erkeğin arzusunu değil; adaletin ağırlığını merkeze alır ve bu ağırlığın taşınamayacağını da bizzat söyler.
Bir insanın gözyaşı pahasına elde edilen hiçbir mutluluk, “dini ruhsat” kılıfına sokulsa bile Kur’an’ın adalet ölçüsüyle örtüşmez.