Bilindiği gibi, Haziran ayının başından gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ partilerin yükselişine işaret eden değerlendirmeler yaklaşık bir aydır kamuoyunda oldukça geniş yer buluyor.

Açıkçası aşırı sağ partilerin AP seçimlerinde büyük bir başarı yaşadıklarını söylemenin acelecilik olduğunu düşündüğümü baştan belirtmem gerekiyor. Sonuçları aşırı sağ partilere yönelen ilgi üzerinden okumak yerine merkez partilere verilen uyarı mesajı olarak algılamak daha gerçekçi olacaktır.

Ne var ki, aşırı sağ partilerin yaşadığı süreci anlamaya dönük okumalara da elbette ihtiyaç bulunmaktadır. Son olarak Fransa’da gerçekleşen seçimler bu ihtiyacı ortaya koymaktadır. 

Bilhassa ana akım medyada konuyu ele alan yayınlara bakıldığında olağan bir şekilde, aşırı sağ partilerin yükselişine etki eden iktisadi, siyasi ve sosyal etmenler üzerine değerlendirmeler yapıldığı görülüyor.

Avrupa’nın son on beş yıldır yaşadığı iktisadi daralmanın politik sonuçlar doğurduğu, özellikle mülteci krizinin aşırı sağ eğilimlerin görünürleşmesine zemin oluşturduğu, ülkelerin sınır güvenliği, çalışma hayatı, sağlık gibi alanlarda başarılı performans sergileyemeyişinin “suçlu” arayışını hızlandırdığı gibi hususlar bu değerlendirmelerde hususen öne çıkıyor.

Elbette bu değerlendirmelerin her birisi önemli sorunlara değiniyor ve sorunu açıklama konusunda önemli ipuçları sunuyor.

Bununla birlikte sorunun siyaset kurumunun acziyeti ve eksikliği üzerinden ele alınmasının çok daha yararlı olacağı kanaatindeyim. Zira aslında sadece Batı ile sınırlı kalmayacak gibi görünen aşırı sağ eğilimler, bizlere ciddiye alınması gereken bir mesaj veriyor.

Aşırı sağ partiler; zengin içeriğe sahip politik bir duruşu değil, oldukça sığ ve gerçek anlamda politikadan yoksun protest tavrı temsil etmektedir.

Bu sığlık, aşırı sağ partileri destekleyen seçmen kitleleri üzerinden anlaşılacak türden değildir. Nitekim bu sığlığın temelini inşa eden esas fail; büyük bir tıkanmanın içine düşmüş olan ana akım siyaset kurumudur. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde sonuçlara etki eden seçmenler bu tıkanmanın çözülmesi için aşırı sağ partiler üzerinden siyaset kurumuna sert bir uyarı yapmıştır.

İbn Haldun’un bedevi-hadari ayrımından ilham alarak söyleyebiliriz ki, tarihin sonu tezleriyle liberalizmin zaferinin ilan edildiği dönemle birlikte Avrupa’da siyaset yavaş yavaş asabiyetini kaybetmiş, sokaktan çekilmiş, farazi ve fantezi peşinde kendini kaybetmiş ve bugün artık gündelik sorunlara cevap bulamaz hale gelmeye başlamıştır. Avrupa Birliği’nin sürdürülebilir olmayan zoraki ayakta kalma çabasından düşük siyasal katılım oranlarına, kıta genelinde endişe verici boyutlara gelen bağımlılık oranlarından bir türlü artırılamayan doğum oranlarına kadar birçok gelişme bunun örneğidir.

Buna karşılık, “men dakka dukka” hesabı kapıya yığılan milyonlarca mülteci ve işgücü açığını kapatmak için görmezden gelinen göçmenler ise “asabiyeti temsil edercesine” Avrupa’nın “geleceğini” inşa etmenin telaşı içerisindedir.

Aşırı sağ partiler üzerinden seçmenin verdiği mesaj, bu “telaşın” telaşıdır. Şayet göstergeler böyle devam ederse bugünün küçümsenen ve hatta aşağılanan göçmenleri Avrupa’nın yarınını inşa edenler olacaktır.

Bu durumda kendi konumunu kaybedeceğini gören ve hali hazırda kayıpta olduğunu bilen seçmenler, siyaset kurumundan çözüm beklemektedir.

Hal böyle iken, Avrupa’da ana akım merkez partilerin atalet içerisinde olması, alternatif bir düzen önerememesi ve çok daha önemlisi güven veren bir lider ortaya çıkaramayışı seçmenleri agresif tepkiye yöneltmektedir.

Siyaset kurumu, işte bu tepkiyi yönetebilmelidir. Bunu aşırı sağ partilerden beklemek beyhudedir, zira onlar bu acziyet halinden beslenmektedir.

O halde ana akım siyasi partilerin Avrupa’nın bu yeni “demografisini” ciddiye alacak şekilde politika geliştirme zorunluluğu bulunmaktadır. Mültecilerin ya da göçmenlerin önemli çoğunluğunun Müslüman olmasına karşın İslam düşmanlığının artmasına seyirci kalınması, ülkelerin taşıyıcı ve dinamik kesimlerini oluşturmalarına karşın göçmenlerin kurumsal dışlanmalara maruz kalması kabul edilebilir bir durum değildir.

Bu durum, Avrupa’nın gözünü kapatıp güneşin varlığını inkar etmesinden farksız bir netice çıkaracaktır. Kaybeden ise her halükarda kendisi olacaktır.