Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile ilgili kararı yıllardan beri süren dilemmanın (çıkmazın) bir tezahürüdür. Avrupa ülkelerinin çoğunda monarşik ‘dinastia’ anlayışı içerisinde yer alan demokrasi kavramı AP kararıyla bir kez daha ‘demaske’ olmuş oldu.
Türkiye, bir yandan Rusya ve İsrail’e karşı détente (yumuşama) uygulamasına geçerken, Avrupa Parlamentosu’nda alınan karar, Türkiye ile AB arasında son zamanlarda ortaya çıkan keskin politikalar yüzünden yaşanmakta olan belirsizliğin beklenen bir tezahürü olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bu karar, aslında bir anda çağrışım mekanizmamızı gerilere, daha da gerilere götürmüş oldu.
Bu karar bir bakıma, Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın AB konusundaki tezinin haklılığını da bir kez daha ortaya çıkarmış oldu. Bundan ders çıkaramayan ve 2004’te zafer naraları atan anlayışın yaklaşımını ise, hafıza-i beşerin nisyan içinde misyonunu şaşırması olarak açıklamak mümkün olsa gerek. AK Parti Hükümeti’nin ihdas ettiği AB Bakanlığı’nın da sorunun çözümüne hiçbir kayda değer fayda getirmediği de ortaya çıkmış oldu.
AK Parti iktidarı, geleneksel politikacı idare-i maslahatçılığına başvurmadan, Avrupa ile geleceğe yönelik ilişkileri bundan böyle daha somut politikalarla ortaya koyması gerekmektedir. Başka bir deyişle, on beş yıldan beri AB politikalarını arka plana iterek AP’nin almış olduğu kararı fırsat bilip sadece bu kararın yanlışlığını ortaya koyup, destek ve yandaş arama çabalarına girmek ve alınan bu karar üzerinden acilen yeni politikalar geliştirememek olası daha vahim politik maliyetleri ve sonuçlarını da beraberinde getirebilir.
Bugün, Avrupa’da yükselmekte olan anti İslam (İslamophobia) retoriği ile Türkiye’ye karşı başlatılan örtülü suçlayıcı ifadelerin gerisinde, hiç kuşkusuz aşırı ulusalcı ve radikal unsurların ‘meflûç’ ve “pestenkerani” (önemsiz) fikirler dizisi yer almaktadır. Daha önceki yıllarda, aşırı fikrî akımlara karşı ihtiyatlı politikalar ortaya koymaya çalışan iktidarı ellerinde bulunduran merkezi partiler, iktidarlarını sürdürebilmek amacıyla radikal söylemlere sahip politikalara boyun eğmek zorunda kalmışlardır.
Avrupa Parlamentosu’nun, Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri “donuklaştırma” noktasına getiren kararın arkasında da hiç kuşkusuz benzer radikal politik yaklaşımların olduğu kuvvetle muhtemeldir.
Türkiye’de, hükümet yetkililerinin bu kararı hafife alan yaklaşımlar içerisinde bulunmaları, olayın bir başka vahim boyutunu ortaya koyması bakımından dikkat çekici bir gelişme olsa gerek.
Avrupa, Türk dış politikasının yumuşak karnını oluşturan siyasi konularda, geçmişte olduğu gibi, daha cesaretlendirici ve kamçılayıcı adımlar atarak egosantrik (hodbin) yaklaşımlar sergilemesi ve ağırlığını daha belirgin olarak hissettirmesi mümkün olacaktır. Bu tehlikeli gelişmelere karşı, dikkat gerektirecek adımların atılması ve şimdiden ‘önleyici güvenlik’ (preemptive security) önlemlerinin alınması hususunu çok iyi değerlendirmek gerekir kanısındayız.
Türkiye’deki siyasi iktidar, Avrupa Parlamentosu, Kıbrıs, Suriye, Irak ve Güneydoğu gibi bizleri yakından ilgilendiren gelişmeleri özümlemek yerine, Don Quijote’den yola çıkarak, “çağdaş Donkişotluk” rolünü üstlenmeye devam edecek olursa, bizleri bekleyen acı sonla karşılaşmaya her an ramak kalabiliriz.