Günümüzdeki hâdiseler çoğu kimseyi şaşırtıyor. Biz ise 1993 Nisan’ından bu yana, onlarca yazımızda işte bu hâdiseleri anlatmıştık. Dolayısıyla bu hâdiseler okuyucularımıza da fazla gârip gelmez. Bu patırtı, gürültü, karmaşa daha bir müddet devam edecek. Sonunda İslâm bütün dünyaya hâkim olacak. İnsanlık, sulh-u umûmî devrine girecek.

Bu yaşanılanların hikmetini anlamak için, Kur’ân-ı Azimüşşân’ı dikkatlice okumak gerektir. Bu hâdiselerin mühim bir hikmeti, âvâmtâbiriyle, at iziyle it izinin, ya da sapla samanın birbirinden ayrılması içindir. Son iki asırdır nifak cereyanı Âlem-i İslâm’ın bünyesine girmiş ve bir kanser mikrobu gibi içten içe kemirmiştir. Bir yazımızda, İslâm âlemi için en büyük tehlikenin “hâin âlimler” olduğunu söylemiştik. Bir başka büyük tehlike de “münâfıklar”dır. Asr-ı Saadet’te, Peygamber Efendimiz [asm] hayatta iken münâfıklar vahiy ile tespit edilmiştir. Peygamber Efendimiz de [asm] bu münafıkların isimlerini yalnızca Hz. Huzeyfe’ye [ra] bildirmişti. Ancak, pek çok âyet-i kerime ve pek çok hadis-i şerif, Müslümanların eline “münafıkları tanıma kılavuzu” vermiştir. Âl-i İmrânSûresi’ninUhud Harbi’ni anlatan âyet-i kerimeleri de bunlardandır. Hulâsat-ül Beyan tefsirinde bu konuda çok güzel açıklamalar vardır. Âl-i İmrânSûresinin, 177-179. Âyetlerinin tefsirinde geçen bu açıklamaları hülâsa edelim:

Uhud Harbinden hemen önce, münafıkların reisi Abdullah b. Ubey b. Selül, “nereye gidiyoruz? Nefsimizi niçin öldürelim?” demiş ve 300 kişiyle geri dönmüştü. Bu harekât aynı zamanda bir “vatan hâinliği” idi. Çünkü müşterek vatanın savunulması mevzubahisti. Hz. Câbir b. Abdullah (ra) da onlara bunu hatırlatarak şöyle demişti: “Eğer îmanınız varsa gelin, fîsebilillahmukâtele edin [savaşın], düşman karşısında Resûlullah’ı yalnız bırakmayın ve eğer îmanınız yoksa İslâm’ı çok göstermekle düşmanı defedin, evinizi ve malınızı düşmandan muhafaza edin. Zira çok görünmek düşmana korku verir.” Ne var ki münafıklara nasihat kâr etmedi ve yüz geri Medine’ye döndüler. Uhud harbi sonrası da çeneleri işledi, “Muhammed [asm] resul değildir. Zira resul olsa mağlup olmazdı.” Şeklinde konuşmaya başladılar. Gerçekte o zâhîrî mağlubiyetin bir hikmeti de işte bu gibi münafıkları ortaya çıkarmak içindi. Tefsirde Uhud harbinin Mü’mini münafıktan ayırdığı belirtilerek şöyle denilmektedir: “… Çünkü musibet; insanlar için mi’yar [ölçü] olduğundan, iyinin kötüden ayrılması mesâiple [musibetlerle] olur. Zira mesâibe sabredenle etmeyen belâya müptela olduğu zamanda belli olduğu cihetle Uhudvak’asımü’mini münafıktan ayırmıştır. Çünkü mü’min-i hâlis bütün belâya göğüs gerer ve imanda sebat eder, galip olsun, mağlup olsun hâli değişmez. Amma münafık belâyayı görünce izhâr ettiği [açıkladığı] imandan döner, nifakını meydana kor ve bu cihetle birbirinden ayrılır. [Hulâsat-ül Beyan, c.1-2, s. 794)

Demek ki her türlü musibetlerde, sıkıntılarda takınılan tavır da mühim bir ölçüdür. Münafık tabiatlılar, nicedir, zâlim kâfirlerin yanında saf tutuyor. Bakara Sûresi’nin 14. Âyetinde anlatıldığı üzere; Müslümanların yanına geldiklerinde, “Biz de îman ettik. Biz de sizdeniz!” diyorlar. Ancak kendilerini saptıran şeytanlarla baş başa kaldıklarında; “Biz asıl sizinle beraberiz, biz ancak işte o saf Müslümanlarla alay ediyoruz, onları kandırıyoruz.” Diyorlar.

Onlar, yani o münafıklar, gücün, kuvvetin yalnızca AllahuAzimüşşân’ın elinde olduğunu bilmiyorlar. Zira gerçekten îman etmemişler. Tâğutlarınizâfî güçlerine, saltanatlarına aldanıyorlar. Müslümanların zâhirî mağlûbiyeti ise işte o münafıkların ayrışması içindir. Yani at iziyle it izinin birbirinden ayrılması içindir. Yarınki gün, o itler, ya da it oğlu itler Müslümanlara yanaşacak; “Yahu biz de sizdendik!” diyecekler. Ancak elbette o günde Müslümanların da onlara söyleyecek bir çift sözü olacak. Ya da hiç konuşmayıp bir tükürükle cevap verecekler.