İslam âleminin içinde bulunduğu vahim durum ortadadır. Sahipsiz ve korumasızdır. Kan, gözyaşı, açlık, perişanlık, hastalık vesaire almış başını gidiyor. Savaşlar, işgaller ve doğal afetler sebebiyle evlerinden ve yurtlarından ayrılarak mülteci konumuna düşen milyonlarca Müslüman açlık ve sefaletle boğuşuyor. Ulaşım vasıtalarının bu kadar gelişmiş olduğu bu çağda insanların açlıktan ölmeleri asla ve asla parasızlık ve teknik imkânsızlıklardan dolayı değildir. Bu olsa olsa sahipsizlikten, ihmal ve ihanetten dolayıdır.

Geçtiğimiz yıllarda Suriyeli bir çocuğun adeta yürekleri parçalayan vasiyeti acaba kaç kralın sarayında, kaç patronun malikânesinde ve daha da önemlisi kaç Müslüman’ın vicdanında yankıladı da karşılık buldu?

Maalesef çağımız insanı kendisine karşı alabildiğine cömert, hatta cömertten öteye müsrif iken; başkaları için de alabildiğine cimridir. Bencillik bütün bünyeyi kuşatmıştır. Batılı değerler her geçen gün toplumu daha fazla esir almakta ve dolayısıyla da israf ve savurganlık çığ gibi büyümektedir.

Evet, birçok yardım kuruluşu bağışçılarımız adına çok büyük faaliyetlere imza atmakta, hayırseverlerimizin yardımlarıyla dünyanın dört bir yanında birçok yüz akı projeler hayata geçirilmekte, yetimlerin yüzü güldürülmektedir. Ama bu yardımlar ihtiyaçları karşılamadan çok uzaktadır.

İslam âlemini bir taraftan açlık ve sefalet yok ederken bir taraftan da dünyevileşme hastalığı yakıp kavurmaktadır. Cimrilik bir ahlaki hastalık olduğu gibi saçıp savurmak da bir hastalıktır. “Malını saçıp savuranlar şeytanların kardeşidir” (İsra, 27).

Hele, hele yanı başımızda insanlar yiyecek bir lokma ekmek bulamazken savurganlık yapanlar, “Müminlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir” (Hâkim, Müstedrek, IV, 352). Nebevi buyruğu gereği çok tehlikeli bir yolda ilerliyor demektir.

“(Müminler) Birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte, mü’minlerin tek bir vücut gibi olduklarını görürsün! (Bu vücudun) bir uzvu muzdarip olduğu takdirde, diğer kısımları da uykusuz kalıp ateşler içinde onun ıstırabını duyarlar” (Müslim, Birr, 66).

Evet, bu nebevi buyruk mümin bir kalbin hassasiyetini dile getiriyor, olması gerekeni açıklıyor. Ama bu özelliğin ne kadarı bizde var?! Acaba bunca zulümler günah ve isyanla kararmış ve katılaşmış kalplerde küçük de olsa bir depreşmeye yol açıyor mu?

Keşke bu çağda yaşamasaydık ve bu çağın zulümlerine tanıklık etmeseydik. Ama mademki bu zulümlere tanık olduk bari üzerimize bu zulümlerin kanlarını bulaştırmadan ruhumuzu teslim etmek için koşalım. Zalime destek olmaktan, onlara meyletmekten uzak duralım. Her nerede oluşa olsun mazlumlarla beraber olalım.

İşte açlık içerisinde kıvranan milyonlarca yoksuldan birisi olan Suriyeli bir yavrucağızın yürekleri yakan cümleleri:

“Bu benim vasiyetimdir. Canım anneciğim! Senden benim güzel gülüşlerimi hatırlamanı ve yatağımı olduğu gibi bırakmanı istiyorum. Ve sen ablacığım! Arkadaşlarıma de ki: ‘O açlıktan öldü...’ Ve sen abiciğim! Üzülme; ama, ikimiz birlikte, ‘Biz açız!..’ dediğimizi hatırla. Ey ölüm meleği! Acele et ve ruhumu al ki artık cennette yemek yiyeyim. Ben çok açım. Ve ey ailem! Benim için korkmayın. Ben sizin yerinize de cennette yiyebildiğim kadar çok yiyeceğim.”