11 Kasım 1938 günü, “Sen öleceğine ben ölseydim, desem olmaz, çünkü sen kalbimizde yaşıyorsun” anlamında makale döşeyen bizim insanımızdır.

Adını hepimiz biliyoruz. Aynı zat, 1951 yılında bir makale yayınlar.  Bu makalesinde, ezanın Türkçe okutulduğu günlerde huzurda Kur’an-ı Kerim’in Türkçe mealini makamlı olarak okuduğu için okuduktan 20 yıl sonra hocayı tenkit ediyor. Okuduğu yıllarda tenkit etmiyor, 20 yıl sonra tenkit ediyor.

Dünyalık karşılığında dini sattıklarını, mihrabı yıkıp ona taptıklarını, Rabbin huzurunda eğilen başlarını onun huzurunda da eğdiklerini yazmış. Bunları yazan düşünürümüzü, aksiyon adamımızı sevdiğim gibi, o değerli hoca efendiyi de ben severim.

O hoca efendi yazdığı bir kitapta düşünürümüzün makalesini yayınladığı derginin sayı ve yılını yazdıktan sonra edebi elden bırakmadan cevap vermiş.

Cevabın özeti şu, “Sen, o günlerde neden tenkit etmedin? Sen, makalen boyunca ‘O’ dediğin adamın adını neden yazmadın? Adını yazmaktan korktuğun o adam, bizim karşımızda duruyordu…”

O iki zatı muhteremin de adını vermedim. İkisini de sevdiğimi söyledim. Bazı anlar vardır ki, nerede nasıl doğru yapacağını şaşırıverir.

Şartlarını bilmediğimiz kişiler hakkında nakledilen söz ve davranışları tenkitle zaman geçirmeyelim.

ESKAD’ın (Evrensel Sevgi ve Kardeşlik Derneği) davetlisi olarak 02 Nisan 2005 yılında  Kıbrıs’ta okuyan öğrencilere Lefkoşa, Magosa ve Lefke’de konferanslar vermek için gittiğimde, Vehhabilikte zirve Suud’dan gelmiş bir ilim adamıyla karşılaştım.  Biraz sohbetten sonra yeni ziyaret ettiğim Nazım Kıbrısi’yi sorduğumda, “Bu soruyu ben Kıbrıs’a gelmeden önce Medine-i Münevvere’de karşılaşsak ve orada sorsaydın cevabım başka olurdu ama Kıbrıs’ı gördükten sonra diyorum ki: Bu adamın bu ülkede yaptığı, yıktığından daha fazladır ve buraya böylesi de lazımdır” dedi.

İşte şartlara göre ikisi de birbirine zıt davranışlar içinde hizmet ederlerken aslında birbirlerini tamamlıyorlar.

İslam’a hizmette samimi olan kardeşlerimin ılımlısından radikaline kadar hepsi herkes kendini beğendiğinden beğendiği hizmeti yaparken tenkitlere de kulak versin.

Yapılan tenkit doğru ise hemen yanlışından dönsün ve doğru olanı yapsın. Doğrusunu yapmaya başladığınızda, iyi niyetlerle tenkit eden de sevinir ve tenkidi keser.

İslam’a düşmanlığından tenkit edenlerle, hasetçilerin dilini tutamazsınız. Boşuna gücünüzü harcamayınız, cevap da vermeyiniz, yaptığı tenkidin doğrusunu yapınız ve yolunuza devam ediniz.

Siz çok temelli, çok yararlı, günümüz hayatına yol gösterici bir çalışmanın içine girdiğinizde, İslam düşmanı biri, çirkef akıtan kursağına kalemiyle batırarak, Allah’a, Kur’an’a, peygamberlere hakaret içeren  bir söz veya yazıyı kaleme alsa ve bin kişinin okuduğu bir dergide yayınlasa hemen tuzağa düşmeyelim. Ona gazete köşesinden, cami mihrabı, minberi ve kürsisinden, konferans salonlarından cevap vermeye kalkmayalım.

Vereceğimiz cevap doğru bile olsa onun iftirasının yayılmasına, imanı kırıkların, ağzı bozukların pis kursaklarına pis bir damla daha kazandırmış oluruz.

Binlerce insana yanlış yayımı yaparız. Doğrusunun kaynaklarını halkımız bilmese de, doğrusunu bilir.

Makam, para, şöhret, şehvet perdesiyle gözleri kapanan her dostu dışlayacak olsak, kendimizi eve katmamamız, aynada yüzümüze  bakmamamız gerekir. Allah celle celalüh, hepimizi afvetsin.