Geçmiş iki yazımda şahsımla ilgili hülâsa olarak bilgi vermeye çalıştım. Şimdi bazıları, “İyi de arkadaş, sen kimlerdensin, kökenin ne Hangi aileye mensupsun ” diye sorabilir. Son seçim öncesinde sosyal medyada, görsel ve yazılı medyada ailemle ilgili hayli haber çıktı. Dolayısıyla bu konuda açıklama yapmak da şart oldu. Bir düzine kitapta, üniversitelerde hazırlanan doktora ve doçentlik tezlerinde, dergilerdeki araştırma yazılarında ailemle ilgili hayli bilgi var. Orada yer alan bilgiler hülâsa olarak şöyle: Ceddimin en mâruf sîması Yusuf Nurânî, Hacı Bektâş-i Veli Hazretlerinin müritlerindendir. O yıllar Cengiz istilâsının Âlem-i İslâm’ı tarumar edişinden hemen sonraki yıllardır. Hakikî İslâmiyeti anlatacak pek kimse kalmamıştır. İşte Hacı Bektaş-i Veli Hazretleri icazet verdiği ceddimizi Anadolu’nun güneyine gönderir. Yusuf Nurânî Hazretlerine Türkmen Aşiretleri sahip çıkar. (Asırlardır Güneydoğu, Doğu ve Suriye bölgesindeki Türkmen aşiretlerinde şöyle bir gelenek vardır. Büyükler çocuklarına; “Yavrum, bu Bozgeyikler bizim şeyhimizdir, onlara hürmet edin!” diye vasiyet ederler. Onlar da sağ olsunlar o ata terbiyesinin gereğini yerine getirirler. Bu büyük dedemizin türbesi bugün Suriye topraklarındadır. Bu savaştan önce her sene Nisan ayının ikinci Cumasında orada ihtifaller yapılırdı. Binlerce insan orada toplanıp Kur’ân-ı Kerim okurlar, ceddimizin ruhuna bağışlarlar.)

Yine kitapların birçoğunda ailemiz Türkmen boyu olarak gösterilir. İşin doğrusu şudur: Ailemiz yaklaşık bin yıldır Türkmen boyları arasında yaşamıştır. Malazgirt zaferinden sonra onlarla birlikte Anadolu’ya gelmiştir. Oğuzların Kayı boyu ile yakın münasebeti vardır. Ailemizin bir kısmının yerleştiği köylerin bağlı olduğu ilçenin adı da “Oğuzeli”dir.

Ailemizin bu bin yıllık tarihinin de evveliyatı vardır. Muhâceret mâcerası Kerbela’da başlar. Şehit olan Hz. Hüseyin’in (ra) evlatlarından biri olan Zeynelabidin Hazretleri o sırada çocuk yaştadır. Halalarının kahramanca gövdelerini siper etmeleri üzerine bu nurânî sîma Allah’ın izniyle hayatta kalmıştır. Daha sonra Emevi zulmünden ve hakâretinden bunalan bütün seyyidler cemaati dünyanın dört bir yanına göç etmiştir. İşte bizim ailemizin menşei Zeynelâbidin Hazretlerine dayanır. Bu bakımdandır ki Anadolu Alevileri bizim aile mensuplarına “dedem”, Türkmen aşiretleri “şeyhim” diye hitap ederler.

Osmanlı Devleti bütün Seyyidlere kucak açtığı gibi ailemiz mensuplarına da kucak açmıştır. Yusuf Nurânî’nin başlattığı İslâmî ilimler öğretme geleneği devam etmiş, Osmanlı Devleti de bu hizmetlerin giderleri için dokuz köyü vakıf olarak vermiştir. Baas rejimi el koyuncaya kadar bu köylerin arazileri aile mensuplarımız tarafından ekilmekte, varidâtı fakir fukaraya dağıtılmakta ve medrese eğitiminde kullanılmaktaydı. Eskiden Suriye, Türkiye diye isimler ve sınırlar yoktu. Bir gün ansızın tel örgüler çekildi. Aile mensuplarımızın bir kısmı Suriye’de kaldı. Ama gönülleri hep Anadolu’da idi. Kendilerini bu toprağa ait sayıyorlardı. Evlerinde Türkçe konuşulurdu. Bu vatanı çok severlerdi. Suriye topraklarına gelin giden akrabamız Ezo Gelin, köyündeki höyüğün başına çıkıp hasretle vatan topraklarına bakarmış. Bu hasretle vereme yakalandı ve vefat etti.

Bunları niçin yazıyorum Şunun için: Bediüzzaman Hazretleri, Muhâkemât isimli eserinin On İkinci Mukaddimesi’nin hâtimesinde şöyle der: “Seyyid olmayan ‘seyyidim’ ve seyyid olan ‘değilim’ diyenler, ikisi de günahkâr ve duhul ile huruç haram oldukları gibi...” der. Bu fıkıh kâidesine binâen gerçekleri açıklıyoruz. Zaten asırlarca Osmanlı padişahlarının da mühürlediği şeceremiz var (bu mühürleme geleneği İttihat Terakki’nin yönetimi bütünüyle ele geçirmesine kadar devam etmiştir.) Bütün seyyid aileleri ile amcaoğluyuz. Birbirimize öyle hitap ederiz. Soy ile öğünmek yasaktır. Ancak herkesin de soyunu öğrenmesi lazımdır. Yazımı Bediüzzaman Hazretlerinin şu sözleriyle noktalıyorum: “… Sünnet-i Seniyeye ittibâı terk eden, hakiki Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz.” (Lem’alar, 4. Lem’a, 3. Nükte’den)